> Bu ayın kitapları hakkında yazmakta çok geçiktim biliyorum. Ref. İlle de Roman Olsun. Geç olsun, hiç olmasın.

Başlık olarak kitabın adını olduğu gibi bıraktım, ama içimden “Albayım, Mektup Geldii” diye bağırmak geçiyor. O kadar kaptırmışım kendimi öyküye. Anlatılan sahneler öylesine canlı ki, okurken harflerin imajlarla yer değiştirdiğini gördüm. Colombia’ya gitsem mekanları elimle koymuş gibi bulup, albayı, karısını, doktoru, vs, kırk yıllık dostlarmış gibi tanırım hissine kapıldım.

Albaya Mektup Yok, senelerdir süregelen bir bekleyişin öyküsü. Albay bekliyor, karısı bekliyor ve bütün mahalle bekliyor.

Albayım emekli olmuş , bir çok acılara göğüs germiş fakat yaşama sevincini hiç kaybetmemiş. Yanında sürekli ertesi gün ne olacak endişesiyle söylenen hastalıklı bir kadın ve bir horoz. Marquez’in usta anlatım tarzı ve kurgusuyla bir çırpıda okunan güzel bir kitap.

“Albay kahve tenekesinin tepesini kaldırdı ve yalnızca bir küçük kaşık kahve kalmış olduğunu gördü. Kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerreleri de pas kırıntılarıyla karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bir bıçakla kazıdı.”

Kitap bu cümleyle açılıyor. Çok fakirlerdi demenin güzel bir yolu. Öykü birbirini takip eden bu tarz sahnelerle dolu. Canlı. Yer yer çok eğlenceli, mizah dolu, çok güldüm. Yer yer ise içim burkuldu.

“Sor bakalım doktora, bu evde üstüne kaynar su mu dökmüşüz.” Kitabın daha ilk sayfalarında geçen bu cümleden sonra albayın karısının nasıl bir tip olduğunu anlamayan olur mu?

“Mısır bitince onu kendi ciğerlerimizle beslemek zorunda kalacağız.”

Marquez, bir paragrafta bile zor tanımlanabilecek karakterleri böyle vurucu kısa cümlelerle anlatmakta usta bir yazar. Kişisel bekleyiş yoluyla evrensel bir gerçeğe simgelerle ulaşmayı bilen bir yazar. Okuduğuma pişman değilim. Bir senedir öykü yazmaya uğraşan benim için teorinin pratiğe dökülmüş halini işte bu kitapla anladım. Peki ben kendim aynı şeyi yapabilir miyim? Onu da zaman gösterecek.

Reklamlar