> Daha önceden yazılmış bir kitap üzerine ahkam kesmek ya da özetlemek en kolay iş gibi gelir bazen. Tembellik yaptığımı düşünürüm. Bazen de görünen öykünün altındakileri merak ederim. Okuduğum metinden, bir gömüyle karşı karşıya olduğumu, kazdıkça hazinenin daha derinlerde saklı, en değerli parçasıyla karşılaşacağımı hissederim. Çoğunlukla da biri bana yol göstermezse o hazineye ulaşamam. Uygun aletim yoktur. Ellerimle tırnaklarımla uğraşır dururum, halbuki bana mezarcı küreği gereklidir.

Bu aralar caddede çok fazla yürüyorum. Gündüz vakti. Emekli çiftler görüyorum, bir aşağı bir yukarı geziniyorlar. Sonra bir cafeye giriyorum. Yine emekli bir çift, en şık pazar giysileri içinde oturmuş, camlardan geleni geçeni seyrediyorlar.

“Ayşe’yle kocası değil mi şu gelenler. Geri mi dönmüşler.”
“Bak, bak, geçen akşamki dizide gördüğümüz adam, neydi ismi?”
“Ekrem bey tek başına çıkmış. Karısı nerede ki?”

Gençliklerinde ya da orta yaşlardayken bu günleri hayal edip etmediklerini çok merak ediyorum. Şu anki yüzlerinden zor bir görevi, ellerinden geleni yaparak bitirmiş, şimdiyse bir kenara çekilip yaşama sıralarının geldiklerine inanan kişiler olduklarını okuyorum. Hayat bizim için şimdi başladı, ama ne yapacağımızı pek bilmiyoruz. Onun için diğerlerine bakıyoruz, der gibi. Belki de yanılıyorum.

On üç, on dört yaşlarındayken 30 yaş benim için ulaşılmaz uzaklıktaydı. Hatta 35 yaşından fazla yaşamak gibi bir hedefim yoktu. 35’indeki bir insan ne yapabilir ki diye düşünürdüm. Sokaktaki insanları gördüğümde hayatları bana hiç de cazip gelmezdi. Yaşamı, başı sonu ve hatta gelişim süreci bile önceden bilinen bir romanı okumak zorunda kalmak gibi algılıyordum. Eninde sonunda bir üniversite seçilip okunacak, akabinde bir meslek edinilecek, kariyer yapılacak ve sonra da o şekilde ölüme kadar gidilecekti. Ölümü beklemeye hiç niyetim yoktu. Monotonluktu beni ürküten. Durmuş, oturmuş olmak. Sabit bir hayat kurmak. Hafta içinde çalışmak. Hafta sonunda eğlenmek. Hafta başlayınca yine çalışmak. Tatil zamanı geldi dediklerinde tatile gitmek. Şu zamanda dönülecek dendiğinde de o zamanda dönmek ve yeniden işe başlamak. Yetişkinliğe adım atmanın bir süreci olarak okula gitmek de, bana göre bu iştetim sistemini taa küçüklükten itibaren içimize yerleştirme çabasındandı. Arkadaşlarım olmasa durum iyice çekilmez olurdu. Ama bu sistemi kim kurmuştu, iyi bir şekilde işletimini kim sağlıyordu? O zamanlar her birimizin de bu sistemin ayrılmaz birer parçası olduğunun farkında değildim. On sekizime gelince bu sistemden uzaklaşacağımı ve boyun eğmeyeceğimi düşünüyordum. Ne hayal!

Yıllar geçti ben 35’ime geldim. Yaşamın aslında ben monotonlaştırmazsam asla öyle olmadığını ve hatta doğadaki her şeyin gelişim içerisinde ve öyle güzel olduğunu öğrendim. Ancak bunu yapmak çok zordu. Ve fırsat verilmiyordu.

Şimdiyse insan eliyle kurulan uygarlıkların çelişkilerle ayakta kaldığını düşünüyorum. Evren hareket halinde, yer kağubu hareket halinde, ancak geçerli felsefe stabilite. Uzun seneler bir iş yerinde kaldıysan iyi bir elemansın. Uzun seneler aynı politikayla yönetildiğinde iyi bir ülkesin. Karnıyarığı hep aynı tadında yaptığında iyi bir aşçısın. Hep aynı tarzda giyindiğinde şıksın. Sanatçılardan bile beklenen kendisine bir çizgi belirlemesi ve hep bu çizgide gitmesi.

Yaşam boyu istikrar ölümü kabullenmek ve beklemek demek. Ne korkunç. Kim ister ki? İstikrar doğaya aykırı. Ancak istikrar zenginlik. Neden derseniz, yaşamını değiştiremeyen arabasını değiştiriyor, mobilyalarını değiştiriyor, evini değiştiriyor, ülkesini değiştiriyor, teknolojik aletlerini değiştiriyor, değiştiriyor ki değiştiriyor. O da yetmiyor uzaya yerleşmeye çalışıyor. Eh, peki sonra?

Reklamlar