>

Rosenborg’a giderken

Baştan söylemekte fayda var. Oldukça uzun ve bol fotograflı bir gönderi oldu. Pek fazla yazmamaya dikkat edeceğim. Copenhagen’daki birinci gün öğlene kadar orada burada eğlenip program yaptıktan sonra Rosenborg Slot’a doğru yola çıktık. Rosenborg Güllü bahçe ya da malikane gibi bir şey. Slot şato demek. Benim aklımaysa kumarhanelerdeki slot machine’ler geliyor. Hani şu Jack Pot yapıp milyoner edenlerden.


Rosenberg’in bahçeden görünüşü. Şatonun bahçesi çok büyük. İçinde ördeklerin de bulunduğu kocaman bir göl var. Göl donmuş. Ördeklerin yüzebilmesi için sadece 2 metre karelik bir alan ısıtılmış sanki. Güller budanmış ve üzerleri karla kaplanmış. Rosenberg 1606’da inşa edilmeye başlanmış ve inşaat 28 sene sürmüş. 1838 yıllarında hüküm süren 4. Christian’ın özel kır evi olarak kullanılmış. Şimdilerdeyse şehir içinde kalmış. Bizim bulunduğumuz yerden yürünerek gidilebilecek mesafede olmasına rağmen biz otobüsle gittik. Karda kışta yürümek gerçekten zor.


Şatonun girişindeki hatıra dükkanındaki bir kartın fotografı. Bir zamanlar, bin yıl kadar önce Yaşlı Gorm adında bir Danimarka kralı varmış. Geçen yıllar boyunca ailesi dünyanın en eski krallığını yönetmiş ve bugünkü kraliçe 2. Margrethe yaşlı kral Gorm’un soyundan gelmedir. Torunun torununun torunu…


Kapıda bekleyen askerlerin kar yağdığında girdikleri pelerin. Şatoya girerken hava bir derece iyiydi. Çıktığımızdaysa kar fırtınası başlamak üzereydi.
Şahsen ben bu kırmızılı mavili pelerin giysiyi daha çok beğendim. Diğeri bizim jandarma erlerininkine benziyor.

Şatonun içerisi alabildiğine süslü. Soğuk, dar ve loş. Soğuk olması bir derece iyi. Çünkü paltolarla rahat rahat gezebildik. Ama loşluk ve darlık için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Normalde rehberli turlar varmış ancak biz çok fazla turistik bir zamanda ziyaret etmediğimiz için üstelik de tam noel tatili arifesi olduğundan, olabildiğince kız arkadaşın rehberliğinde gezdik. Fotograflar loş ışıkta pek iyi çıkmadı. Bir de içerisi eşyalarla öylesine tıklım tıklım dolu ki, bizim Dolmabahçe sarayı gibi geniş salonlar yok. Her bir oda ayrı bir devrin özellikleriyle dekore edilmiş. Onu da sonradan öğrendim.

Tavanlara varana kadar, resimler, oymalar, heykeller her yerde. İlk odada çok eski bir çivili takvim vardı. O güzelim takvimi daracık bir yere koyduklarından içeri girince bütününü gösteren bir fotografını çekemedim malesef. Merak edenler bir zahmet gidecekler:)

Masalar, sehpalar ve dolaplar rengarenk kakmalı. Arada sedefler de var. Diğer renkler sanırım başka cins ağaçlardan oyularak masif masanın içerisine yerleştirilmiş. Bu arada Danimarka’da gördüğüm bütün mobilyalar masif. Bizim gibi kaplama kullanılmıyor. Ya da çok az oranda belki.

Bu tarz oymalardan çok var. Hatta o kadar meşhur ki, hatıra dükkanında satılan ipek eşarplara bile desen olmuş.


Salonlardan bir tanesinin görünümü. Tüm duvarlar tablolarla kaplı. Boş yer bırakmamacasına. Ağırlıklı olarak portreler var. Gelmiş geçmiş kraliyet üyelerinin resimleri. Her birinin ismini aklımda tutamadım. Çıkıştaysa resimlerle detaylı bilgi veren kendime göre bir eser bulamadığımdan böyle boş boş bakıyoruz.


Odalardan birinde bulunan vitraydan bir arma. Çok beğendim.


Süpürgelikler bile geniş tutulmuş ve tablolarla bezenmiş:) Kadınlar erkeklerden daha güzel. Şöyle yakışıklı bir erkek henüz göremedim. Olsa baş köşeye koyacaktım:) Yeni nesil daha kayda değer.


Bu odadaki bu tavan süslerini çözememek beni huzursuz etti. Bunların neden yapıldığını hala bilmiyorum. Mimariden anlayan varsa yorumları bekliyorum.


Tuvalet fayansları. Bayıldım. Karşı tarafta da deniz fenerleri vardı. Açıkcası fayans ülkesi olduğumuzu sanarak başka yerlerde de böyle güzel fayanslarla karşılaşacağımı zannetmiyordum. Yanılmışım.


Kraliyet ailesinin tuvaleti. İçinden bakılınca aşağıya doğru merdivenle inilen 3-5 metrelik kuyu gibi bir oda var. Dolan pislikleri hizmetçiler aşağıya inip temizliyorlarmış. Yalan, doğru bilemem.


Kırmızı odayı beğendim. Ayrıca en aydınlık odalardan bir tanesi. Kocaman bir de şömine vardı. Beyaz mermerden oymalı, altın sırmalı.


Odalar arası koridorlardan biri. Daha doğrusu binanın yan cepheleri bu şekilde koridor ve ışıl ışıl. Odalar içerilerde saklanmış. Belki de soğuktan korunmanın bir çaresi.


Her odada böyle süslü ve çok çekmeceli dolaplar var. Her biri birbirinden güzel. İçlerine ne yerleştiriyorlarmış merak ettim. Açıp bakamadım. Denedim açılmıyorlar.


Kraliçe.

Kral.

Şato 3 katlı. Bu fotograf en üst kattaki geniş salondan. Salonun tüm duvarları duvar halılarıyla kaplı. İskandinav savaşlarından temsili resimler dokunmuş.

Duvar halılarının her birini fotografladım. Her biri çok güzel. İncecik dokunmuş. Hele tablo gibi yüz ifadeleri mükemmel.


Deniz savaşındaki kadırgalardan bir detay: düğümlerin büyük göründüğüne bakmayın, büyüterek çektim. Gerçekten el emeği göz nuru halılar.

Kraliyet tahtları. Yine aynı oda.


Tavandaki kraliyet arması.

Ana binadan çıkıp, başka bir kapıdan yeraltı mahzenlerine iniyoruz. Burada hazine dairesi var. İlk karşılaştıklarımdan birisi kralın oyuncaklarından kurşun askerler diyeceğim ama değil görüldüğü gibi altın askerler.


Bu altın askerlerden sonra 1600’lerden kalan şarap fıçıları geliyor. Tabii burada sadece bir kısmı var. Gerisini göstermediler. Tatmak da mümkün olmadı. Ancak her yeni yıl akşamı sarayda, Amelienborg ki gezme şansımız olmadı kapalıydı, protokole verilen davet sırasında sembolik birer kadeh ikram ediliyormuş. Ve kraliyet ailesinin 400 yıl yetecek kadar şarapları varmış. Bu sene protokole dahil olamadık ama belki bir gün tatma şansını elde edebiliriz. Önümüzde daha 400 sene var.

Hazineler arasında en fazla fil dişi oymalar dikkatimi çekti. Bir sürü ve çeşit çeşit oymalar. Her biri öylesine ince işler ki, daha önce bu kadarını görmemiştim. Ancak bir tanesinin fotografını koyuyorum. Bir de iç içe oyulmuşlar vardı. Şişe içine yapımış gemiler gibi. Fildişilerden başka mercan ve kehribar yoğunlukta. Danimarka kehribar cenneti. Sahilde kumlar arasında bulmak bile mümkünmüş. Sezon müsait değildi malesef.

Bizim kuran kapları gibi bu da bir kutsal kitap kabı.


Kral ve kraliçenin taçları. Çok ısrar ettim ama denetmediler. Bir fotograflık hiç olmazsa dedim ama olmazmış.


İşte çıkıyoruz artık. Müzenin hatıra dükkanındaki gerçek viking kadını. Ayrıca iki gündür gördüğümüz ilk viking. Viki’nin annesine benzemiyor mu? Fotografını çekmek istediğimi söyledim. Hem şaşırdı, hem utandı ama izin verdi. Teşekkür ettim. Bayılıyorum bu renk şaçlara. Ben de böyle bir viking olmak isterdim:(

Danimarka’yla ilgisini anlayamamakla birlikte bir Venedik maskesi bulduk.

Bir de dükkanda sürüsüne bereket kağıt bebek ve giysileri var. Çocukluk yıllarım aklıma geldi. Bizim Şebnem’ler çıkmadan evvel, Beyoğlu’ndaki Sander Kitabevine yurt dışından ne güzelleri gelirdi. Bütün çocukluğum bu kağıt bebeklerle geçmiştir. Hem sonra bana annem de kağıt bebek ve binlerce giysisini çizer ve boyardı. Kızlar arasında acayip havam olurdu. Kiki artık ilgilenmediğinden kız arkadaşın Matilda’sı da henüz çok m,nik olduğundan sadece bakmakla yetindik. Yine de alınabilirdi tabii, ama açıkcası Feng Shui’ci arkadaşımdan korktum.
Reklamlar