> Dün İstanbul inanılmaz güzellikteydi. Her taraf bembeyaz. Bizim buraların incecik karına rağmen kar topu oynayan, naylon torbayla kaymaya çalışan çocukları uzun müddet penceremden seyrettim.

Saat 5 gibi herkes telaş içinde evine dönmeye çalışırken biz maceracılar, yaratıcı yazarlık atölyesinden arkadaşlar, Taksim Deep’e doğru yola çıktık. Ben ki karşıdan geliyorum yazın İstanbul boşaldığında bile bu denli güzel akan bir trafikle karşılaşmamıştım.


Kar altında bir yerlere gitmek meğer ne kadar güzelmiş. Bütün şehri ve ayrıca Deep’i bizim şerefimize kapatmışlar hissine kapıldım. Taksim meydanında yolcu bekleyen otobüslerden başka neredeyse kimsecikler yoktu. Ezilme tehlikesi geçirmeden karşıdan karşıya geçtim. İstiklal Caddesini bu kadar boş bir şekilde en son ne zaman görmüştüm? Belki de hiç görmedim. Belki, belki çocukluğumun pazar sabahları dedemle Atlas sinemasının saat 10’da başlayan çocuk filmleri seansına giderken. Bütün hafta, pazar gününün gelmesini iple çekerdim. Hep aynı sinema. Hep aynı loca. Çıkışta, İnci’den profiterol. Yemekten önce, aç karnına yendiği için gözümde çift kat değeri olan bir lezzet. Sadece iki kişinin paylaştığı bir sır.
Dün bu boş sokakları ve caddeleri görünce korkunun bundan böyle hayatımızda ne kadar büyük bir yer tuttuğunu anladım. Korkuyla yönetiliyoruz sanki. İstanbul’un tepe semtlerinde oturanların dışında şehir merkezlerinde yaşayanlar için gerçekten eve kapanılacak bir durum yoktu dün. Ama kimse sokağa çıkamadı. Ben de macera yaşayacağımı göze alarak fırlamıştım dışarıya ki, durumun hiç de abartıldığı kadar olmadığını kendi gözlerimle tesbit ettim.
Taksim-Bostancı seferlerini yapan sarı minibüs şöförlerini ilk defa bu kadar güleryüzlü gördüm. Bizimkisi elinde cep telefonu hem arkadaşıyla konuşuyor hem anlatıyor. Abi ya, trafik muhteşem. Hiç durmadan ring seferi yapıyorum. Bugün en az 15 kere gidip geldim. 16.cıyı götürüyorum. Keşke her gün böyle olsa. Yine de yolculardan bir kadın, telefonla konuşarak şen şakrak giden şöföre sinirli müdahele etmekten kaçınamadı. Ya kardeşim bırak telefonla konuşmayı. Önüne baksana sen. Hah, dedim içimden bu neşe buraya kadardı şimdi çıngar çıkacak. Fakat şöför bey, gayet sevimli, gülerek ve huzur içinde: Abla ya, sen buna trafik mi diyorsun. Ben bu yolda elimde üç telefon konferans yaparım, şeklinde cevabı yapıştırınca, gergin ortam çözüldü. Zaten bir müddet sonra da arkadaşına dur ben seni sonra ararım sürüşün keyfini çıkarayım diyerek kapattı. Gerçi daha sonra başka arkadaşlarıyla konuşmaya başladı. Bizim sinirli yolcu da Altunizade dolaylarında ben ineyim diyerek metrobüse yollandı.
Biz sağ salim, neşe içinde Taksim’e vardık. Şöför o kadar keyifliydi ki, iyice durağa yanaştı ve bizi gayet uygun bir yerde bıraktı. Normalde sokak ortasında apar topar indirilmeye alışkın dolmuş müşterisi olarak bu davranışını çok takdir ettim. Bir de şu sonuca vardım, hayat huzurlu olunca yazacak bir şey de olmuyor. Yani bugün bu kadar. Dün çok karlı ve çok huzurlu bir gündü.
Reklamlar