>

Haberim olan güzel bir etkinliği bildirmek istiyordum. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsünü okumaya daldım. Amacım bir iki sayfa bakıp Ubor-Metenga’nın ne olduğunu çözmek ve sonra daha müsait bir zamanda öykünün bütününü okumaktı. Çünkü göreceli olarak uzun bir öykü. Sayfa 35’ten 99’a kadar. Kaç sayfa olduğunu hesaplayamadım da akıldan, o yüzden yazdım. Ancak ilk satırları okumamla birlikte kendimi öyküden uzaklaştıramadım, o kadar dalmışım içine. Üstelik de öğlen yemeğinden sonra ve kanepede yatarak okuyordum. Bu pozisyonda ve karnım tokken ilk 15 dakika sonunda genellikle uyuya kalırım da.

Aynı kitabın ilk iki öyküsünü de yanımda okuyacak bir şey olmadan çıktığım bir zamanda ilk yolda bulduğum kitapçıya girerek almış ve Marmaris büfede Dilli Kaşarlı Sıcak Sandviç yerken okumuştum. Sonra da bir şekilde unutmuş kütüphaneme kaldırmışım işte. Ne büyük hata. Biraz sonra hazırlanıp tiyatroya doğru yola çıkacak olmasam diğer öyküleri de bir çırpıda okuyacaktım.

Etkinlikle alakasına gelince ismini Oğuz Atay’ın öyküsünden aldığından dolayı. Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç’un birlikte yaptıkları Ubor-Metenga buluşmaları ki, bu buluşmalardan her birinde yazarlarımızdan birinin bir öyküsünü çözümleyerek didik didik ediyorlar. Ben bunlardan birini ilk defa bu seneki TUYAP etkinliklerinde izledim. Leyla Erbil’in Ölü isimli öyküsünü çözümlemişlerdi ve tadına doyamamıştım. Bir zamanlar Açık Radyo’da yapıyorlarmış. O zamanlara malesef yetişememiştim.
İşte şimdi de 2010 yılı Ubor-Metenga Buluşmaları IKSV salonunda yeniden başlıyor. Her ay yeni bir tanesi var. Hem de öyküler önceden haber verilecek. Bu ayki Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk öyküsü. 22 şubat pazartesi saat 20:00’de. Sonra da başka İstanbul öyküleriyle devam edecek. Ben ajandama not ettim bile. Üstelik de o kadar şanslıyım ki. Çünkü 15’te bir pazartesi günleri benim film atölyem var. Ve bu pazartesi boş olan pazartesiye rastlıyor. Umarım her ay böyle devam eder.
Korkuyu Beklerken üzerine çok şeyler yazmak istiyorum. Bir yandan da yazarak öyküyü okumamış olanların keyfini berbat etmek istemiyorum. Bu aralar dağınıklıkla uğraştığım için iyice özdeşleşebildiğim bir kahramanın bir zaman dilimini anlatıyor. Bir gün Ubor-Metenga imzalı anlaşılmaz bir mektup alan ve evi, işi, hayatı, zihni darmadağınık olan bir adamın yaşadıkları. Yalnız ve giderek de yalnız kalmak istiyor. Okurken kendi kendime kahkahalar attım, bu kadar da esprili. Aslında komedi öyküsü değil. Komik bir üslupla da yazılmamış. Ancak okurken zihnimde öyle güzel canlandı ki sahneler, gülmeden edemedim. Biraz alıntı yapayım. Kendi kendine konuşan ve çok düşünen birisi.
“Düşünme! dedim kendi kendime, düşünme. Düşünmeyi bile bilmiyorsun. Önündeki işe devam et: Birbirine benzemeyen fotografları yapıştır yan yana, bir işi de sonuna kadar götür. Ölmezsin ya.” Ne kadar da kendime benzettim o an. Eski ve birikmiş fotografları albüme yapıştırma işini halletmek istiyor da. Benimkiler de olduğu gibi duruyorlar, boş albümlerin yanındaki kutularda. Feng Shui’den sonra en azından üzeri fotograf yazılı kutuların içindeler.
Sonra bir de şurası var. Eşyaları toplayıp tasniflemek için etrafa döker ve : “Sonra, çalışmalarımı kısa bir süre için ertelemeye karar vererek, ortaya saçtıklarımın hepsini aceleyle eski yerlerine tıktım. Nedense, çıktıkları yerlere sığmadılar. Sanki eşya, kağıt filan dışarıya çıkınca şişmişti. Bazı resimlerin kenarı kırıldı, kağıtlardan yırtılanlar oldu. (iki çekmece arasına sıkışanlar.) Üstelik bir sürü toz bıraktılar geriye.” Aynısını dün yaşadım. Elden geçmemiş bir kumaş sandığı vardı. İç odaya perde ve yatak örtülük bir örnek bir şeyler bulabilir miyim diye içindekileri döktüm. Evet buldum, ama hemen işee girişmeye üşendiğim için tüm kumaşları yeniden sandığın içine tıktım. Ve sonuç aynı. Kumaşlar şişmişler.
Daha öykünün ilk sayfalarında garip bir dilde yazılmış mektubu alınca, bu kelimelerin anlamını çözmeye uğraşıyor kahramanımız. Ve yürüttüğü tahminlere koptum. Belediye otobüsünde giderken bir yandan da mektubun içeriğini tanmin etmeye çalışarak düşünüyor : “Ülkemize gösterdiğiniz ilginin küçük bir karşılığı olarak sizi üçüncü dereceden ‘portog’ nişanıyla… Artık otobüse binmemelisiniz. Kendinize yakışır bir düzen, bir ‘zist’ içinde yaşamalısınız.”
Daha fazla anlatmayayım. Oğuz Atay’ın öyküsünü okuyunca Ayfer Tunç, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy’un edebiyat çözümlemesi yaptıkları buluşmalara neden Ubor-Metenga adını verdikleri gayet iyi anlaşılıyor. Ama ben kopya vermeyeceğim. Okuyun ve bulun diyorum. Çünkü mektubun şifresi de bir çok anlamda çözülüyor.
.

Reklamlar