>

Geçen ayın romanı, Zadie Smith’in İnci Gibi Dişleri’ydi. Ovalamaya gerek yok. Çok zor okudum. İte kaka gitti. Zaman zaman akıcı yerleri vardı. Hoşlandım. Zaman zaman içim daraldı. Ama başından sonuna hikayenin içine giremedim. Karakterlerin hiç birini yeterince ve derinlemesine tanıyamadım. Bazı yerlerini çizmeme rağmen yine de unuttum. Kitabı bir bütün olarak düşünemedim, mesajını anlayamadım. Kopuk kopuk, ekle yapıştır tarzında bir takım sahneler var kafamda. Eğer bu kitap ayın kitabı olmasaydı da, ben okuyup sonradan hakkında bir yazı yazacağıma dair bir manevi yükümlülük altına girmemiş olsaydım, ben kendim raflardan beğenip almış olsaydım sonuna kadar okurmuydum? Evet, okurdum. Ama belki hakkında yazmak ve paylaşmak istemezdim.

Bu kitapta, neden böyle olduğunu çok düşündüm. Birincil sebebini çevirinin zayıflığına ve anlamsızlığına bağlıyorum. İlk otuz sayfa çok zor gidip de bir türlü yazarın üslubuna kendimi alıştıramayınca ve bazı anlamsız cümleleri kafamda yerlerine oturtamayınca hiç üşenmeden orjinal metnini buldum ve satır satır kontrol ettim. Gördüm ki, Smith’in aslında çok akıcı, günlük ve belirli etnik gruplara özgü, hoş, aynı zamanda esprili, zengin bir dili var. Farklı bir üslubu var. Smith kelimelerini seçerken çok dikkatli davranmış. Gerek kurduğu cümlelerde gerekse kelime seçimlerinde, görünen sözlük anlamından çok daha fazlasını sunmuş. Malesef, çeviride bunların hepsi yitmiş, gitmiş. Lost in translation. Geriye neredeyse duygu yoksunu, anlamsız, birbirine bağlamakta zorlandığım bir olaylar silsilesi kalmış. Halbuki Smith’in edebiyata bizim o çok beğendiğimiz Alper Canıgüz’ün tarzına benzer bir yaklaşımı var.

İkincil sebebine gelince kitapta bir merak unsurunun olmaması beni takipte zorlandırdı. Polisiye tür olmasa bile çözümünü heyecanla beklediğim, ne olacak acaba diye düşünüp durduğum hiç bir unsur yok kitapta. Düz bir anlatım. İniş, çıkış, duygu yok. Özellikle de geçen hafta okuyup bitirdiğim Balzac’ın Evde Kalmış Kız’la ister istemez karşılaştırmasını yaparken bu durum çok net bir şekilde ortaya çıktı. Balzac betimlemeleriyle, iç sıkıcılığıyla, zor okunurluğuyla ün yapmış fransız yazarlardan. Ancak ve ancak öykünün ilk sayfalarından itibaren okuyucunun beklentisini net bir şekilde ortaya koyuyor. Yaşı geçgin ve zengin evde kalmış bir kasaba kızı, kız kurusu demek daha doğru ve üç erkek aday. Biliyoruz ki bu kız en sonunda evlenmiş ama hangisiyle ve ne şekilde? Her bir adayın kendine göre entrikaları var. Bu arada evde kalmış kız da umutsuzca evlenmek istiyor. Olay bu kadar basit aslında. Balzac’ın bu kitabı da Smith’in İnci Gibi Dişler’i gibi yazdığı ilk kitabı. Belki ben de farkına varmadan böyle bir beklenti içindeydim.

Her neyse, Smith’i anlayamamak, beyaz dişlerin anlamını kafamda oturtamamak, okuduklarımı hayalimde sahneleyemediğim için çok unuttuğumdan, kitabın hemen başında ya da ortalarında bir görünüp sonra yine en sonunda aniden ortaya çıkan bir iki kilit kahramanla aradaki bağlantıları kuramamak beni çok sıktı. Hem okumaya devam ettim, hem de kendime kızdım.

Sonuç olarak bu kitabın bir de filmini seyretmeye, 2004 yılında bbc için dizi yapılmış, ve ilk fırsatta orjinal metni bir kez daha okumaya karar verdim. Everst yayınlarından kitap seçerken bundan sonra çok dikkatli davranacağım. Çeviri sorunu olan tek kitabı bu değil. Hele bir de Türk Edebiyatının usta yazarlarının kaleminden çıkmış eserleri ve/veya çevirileri okumaya alışınca hiç çekilmez oluyor.

Kitabın konusuna malesef hakim olamadığım için, herhangi bir yorumum yok. Ama şu da var ki, Smith karakterlerini psikolojik yaklaşımlarla çözümleyen bir yazar değil. Davranışları görüyoruz ancak kişilerin iç dünyasında neler olup bittiğine tanık olmuyoruz. Smith o anlamda içerden bir anlatım görüntüsüyle aslında konuya dışardan yaklaşmış gibi geldi. Bunu da çeviriye bağlayabilir miyiz? Onu da ancak orjinal metni okuduğumda söyleyebilirim.

Reklamlar