> Pek belli etmemeye çalışıyorum ama uzun zamandır yazmaya devam etmek ve etmemek konusunda kendimle mücadele ediyorum. Özellikle de evin dağınıklığını toparlayıp kendime bol zaman arttırdığımdan beri. Sonunda takık bir kişiliğe sahip olduğuma karar verdim. Çok göze çarpmıyor olabilir, öyle diş macunu tüpüne, musluğu sağdan akıtma tarzına, tuvalete girdikten sonra illa el yıkama triplerine, hatta elleri 3 kere yıkama ve sonrada koklama ayinlerine benzer şeylerim yok. Ama yaşam denen şu elle tutulmaz, gözle görülmez şeye bir taktım mı iyi takıyorum.

Nasıl yani? Önce fotografı açıklayayım. Balkondaki, her şeye rağmen her kış başı kendi soğanından yeniden doğan siklamenim. Hiç bitmeyen şarkı gibi… Bir arkadaşımın hediyesi. Siklamene her bakışımda onu anarım. Sevgiyle tabii ki. Bu arada bir ipucu vereyim; sizi unutmasınlar istiyorsanız ve arkanızda bırakacak kitap, resim, el işi, şiir, şarkı neyin gibisinden ürünleriniz yoksa üzülmeyin siklamen hediye edin. Asla ölmüyorlar.

Bu da siklamenimin çiçek detayı. Ben aslında detaycı değilim. Yanlış anlaşılmasın:) Morumsu pembe morumsu pembe içim açıldı. Birleşik kelimeleri çiftlemek iyi fikir değilmiş.

Önceleri evin dağınıklığına takmıştım. Aşağı yukarı 10 sene oluyor. Geçen seneden beri de çocukluk hayalimi gerçekleştirmek üzere MG (Murat Gülsoy)’nin BUMED’de verdiği yazarlık kurslarına ve sonrasında atölyesine devam ettiğimi duymayan kalmadı sanırım. Bu sene de devam. Hatta size söylemedim ama Ocak 2010’da yeni devreye yazıldım. Atölyedeki en eski öğrenci benim. Gerçi bunun bir sonu yok. Her halukarda orada bulunmak, ben yazmasam bile diğerlerinin yazdığını okumak ve tartışmak hoşuma gidiyor. En çok da MG’nin yazılı metin hakkındaki yorumlarını dinlemeyi seviyorum.

Bugüne kadar hep bir bahanem vardı. Şöyle diyordum kendime ve herkese: Ah ben pek bir talihsiz ve servetsiz bir ev kadınıyım. Ayrıca işim de yok, yardımcım da. Dolayısıyla vaktim de yok. Nasıl yazayım ki? Sürekli, söylenip duruyordum. Bir vaktim olsa ooo, ben ne romanlar, öyküler yazarım, meşhur olurum da, işte ev kadınlarının kadim kaderi… Kafamda planlar yapıyordum, sabah erkenden kalkarım. Önce yazarım. Sonra yürüyüşe çıkarım. Duş alır, yine yazarım. Çünkü yürürken aklıma geliyor bir çok şey. Bir an kendimi Virginia Woolf’la özdeşleştirdim. Aslında çok benzer yanımız var. Sonum benzemese bari. Çok korkuyorum. Belki de ondan ben yazmıyorum. İşte yeni bir bahane daha. “DELİRMEMEK İÇİN YAZMIYORUM” ya da “YAZARSAM DELİRECEKTİM” imza kronik ve ezik ev kadını.

Neyse, 2 hafta önce bu dağınıklık durumu son buldu. Bol vakit, gani gani, ama ben duvara bakıyorum. Ya da İF film festivalinin bütün filmlerini görmeye niyet ediyorum. Üniversite yıllarından beri böyle bir çılgınlık yapmamıştım. Neden şimdi bu durum değişikliği? Arkeoloji müzeleri bana batıyor. Kaç kere gittim, gezdim, gördüm. İçimde kıpır kıpır bir şey. Git o taşlara bir daha bak diyor. Gerekirse eskiz defterini götür, bir de resimlerini yap. Kara kalemin gelişsin. Tamam gelişsin de ben kalemim farklı yönde gelişsin istiyorum. Yok, yok diyor içimdeki bir ses. Sen fotograf çek. Bak daha evde fotografı çekilmemiş ne kadar çok köşe ve bucak var. Tüm nesnelerin önce genel plan sonra da detaylarını çek. Gerekirse amerikan planlara da geçersin. Sonra onları sınıflandır, dosyalar yap. Bir kenara koy dursun ileride lazım olur. Zaten tüm mutfak aletlerini bir bir fotograflamaya kalksam ömrüm yetmez. Hani ben yazar olacaktım? Hani ben roman yazacaktım?

En kötüsü de geçen hafta perşembe günü yazarcılık oynadığım MG Atölyesine gitmedim. Özürümse kanepenin dayanılmaz çekiciliği ve hafifliği. Bir de kendi kendime bırak bu yazarcılık oyunlarını sana göre değil falan dedim. Ev toplu ya, takıklığım kalmadı. Halbuki dağınıkken her şeyi bir kenara bırakıp yazıyordum. Bir çeşit meydan okuma gibiydi benim için. Gayet cool görüntüde, o hiç bir şeye takmaz, ev, görüntü umurunda değildir. İki eli kanda olsa o yine okuyacağını okur, yazacağını yazar. Hoşuma mı gidiyordu nedir?


Korkumdan evde şu kitabı buldum ve hemen okumaya başladım. Biraz toparlanmama yardımcı oldu. Benim hep bir bahanem vardı. Pamuk da ilk romanını 10 senede çıkarmış. Woolf da Dışa Yolculuk’u 9 senede yazmış. Ben daha işin başındayım. Mehter takımıyım.

Woolf demişki, ne olursa olsun yazın. Mekan tarif edin, gördüğünüz birini tarif edin. Hatta haftada 10 kişiyi tarif edin defterinize yazın. Aaa, aklıma geldi, ben bu tarifleri bloga yazsam. Eskiden tarif oyunu oynardık. Tarif edilen kişiyi kim önce bulursa kazanırdı. Ben tarif ettiğimde kimse bulamazdı. Sonunda sıkılır oyunu bırakırdık.

Netbook için öldüm bittim. Her yere yanımda taşırım, bir yazarım bir yazarım dedim. Yine yazmıyorum. Yazmaktan başka her şeyi yapıyorum. Film bile seyrediyorum. Hatta artık taşıması ağır geliyor. Omuzlarım, sırtım ağrıyor. Ya, ben takıntılarımdan bahsetmiyor muydum? Yine farklı yerlere sürüklendim durdum.

Aklım gitti. Bugün düşüncelerimi birleştiremeyeceğim. Beyin bağlantılarım kopuk. Sait Faik öykülerini çok seviyorum. Ne kadar yalın ve duygu yüklüler. Birazdan İF’e gitme vaktim geliyor.

Sinemayı seviyorum. Fotografı seviyorum. Yazıyı seviyorum. Resmi seviyorum. Gezmeyi seviyorum. Boş bakmayı seviyorum. Her biri için ayrı bir suret istiyorum. Lütfen, ama lütfen…

Yazamama günlükleri adı altında bir etiket yaptım. İçimden bir ses bu başlık altında bir çok kayıt olacağını söylüyor.

Reklamlar