>

Henry de Montherlant’ın Can Yayınları’ndan basılmış Genç Kızlar dörtlüsünü Kayseri’nin Yahyalı ilçesinde mahpus kaldığım ve Yahyalı İmam Hatip Lisesi’nde gönüllü ingilizce öğretmenliği yaptığım yıl içerisinde okumuştum. Baskısı olmayan bu kitap artık elimde yok, kaybolup giden kütüphanemin içindeydi. Dolayısıyla Amargi’nin Çakma Donna Kişot’una dahil olduğumda okuma listesinde bu kitabın ismini görünce hem sevinmiş hem de eski anılarım depreşmişti. İlk okuduğumda hoşuma gittiğini hatırlıyor, konuya ait fazlaca da bir şey aklıma gelmiyordu. Yalnız Genç Kızlar’ın Fransa’da yayınlandığı zamanlarda, yirminci yüzyıl başları, Montherlant’ın dikkatleri oldukça üzerine çektiğini biliyordum.
Çok aramama rağmen Can Yayınları dörtlüsünü bulamadım ama Alkım kitabevi’nin basmış olduğu birinci kitabı, onu da uzun aramalar sonucu, İmge Kitabevi’nde buldum. Bu akşam üzerinde konuşup tartışacağız. Ben yine de önceden kendi fikrimi yazayım dedim.
Kitabı biraz önce bitirdim. Son müthiş olmuş. Kendi kendime gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Tabii, öyle Recep İvedik tarzı bir komedi ya da komik durumlar değil. Her şey gerçi yoruma bağlı derim. Bu arada kitabın bana ilham verdiğini de söylemeliyim.
İki genç kız ve bir yazar. Bu iki genç kız, genç kız derken bakire anlamında kullanılıyor, biri gerçekten genç, yirmi yaş, diğeriyse otuzuna basmaya ramak kalmış ve biran evvel evlenmek niyetinde. Yazara mektup döşeniyorlar. Çoğu yanıtsız kalıyor, sonra yanıtlanmaya başlıyor. Otuzuna yakın olan okumasını seven entellektüel bir tip. Neysem yazarın, kendi deyişine göre, acıma duygusu çok kuvvetli. Artık acıma duygusu yüzünden mi yoksa başka bir şeyden mi, ara sıra, keyfi istediğinde cevaplar da veriyor. Ne cevaplar ama. Hatta bu otuzuna yaklaşan kızla bir şekilde tanışıklığı da var. Bu yazarım canım, kızı kendinden soğutmak ve onu sevmediğini belli etmek için, kibar ya… ve acıma duygusu da çok kuvvetli, oldukça sivri mektuplar yazıyor. Gel gör ki, bu genç kız saman altında buzağı arar gibi, olmadık yerden yazarın onun aşkına karşılık verdiğini düşünüyor. Hatta işi kendisini ve el değmemişliğini, çok büyük bir lütufta bulunurcasına, bu yazarım canıma koşulsuz, şartsız sunmaya kadar vardırıyor. Sonra yazar almayınca da acayip sinirleniyor. Ama yine de yılmıyor. Benim düşünceme gelince, kitaptaki tüm karakterler, sonradan başka bir genç kız daha giriyor işin içine, hepsi kafadan çatlak. Başta yazar olmak üzere.
Fakat kadın ve erkek arasındaki iletişimsizliği ve birinin diğerini asla ve asla anlamayacak olması durumunu bu romandan başka hangi roman anlatmıştır şu an aklıma gelmedi. Bir de son zamanlarda okuduğum Murat Gülsoy’un Bu Filmin Kötü Adamı Benim var. Her ikisi de çok farklı kitaplar ama erkek ve kadın mizacına esprili yaklaşımları açısından ve ayrıca her iki kitabın da mutlu son gibisinden her hangi bir sona bağlanmamış olmasından dolayı biri öbürünü düşündürttü bana. Nedense?
Bir Yazara Sadece Yazılarını Okuyarak Aşık Olmak Mümkün mü? Hemen cevaplayayım. Evet, mümkün. Tecrübeyle sabittir. Kelimelerin gücünden başka bir güç tanımıyorum ben. Bir katile bile aşık olunur. O da başkalarının tecrübesiyle sabittir!
Ama iş, kendisine mektup yazmalara kadar vardırılır mı? İşte orası biraz meçhul. Gerçi ben aşık olduğum yazarın, şu an nobelli, iletişim adresini bulduğumda acayip sevinmiştim. Sanki yazacakmışım, sonra bir kafede buluşacakmışız, sonra o beni yazı yazdığı mahrem odasına götürecekmiş falan, filan… O zamanlar küçüktüm. Yaşını falan hesaplamıştım. Uygun mudur, değil midir diye. Sonra kendisine rastlayabileceğim yerlerde çok dolaştığımı hatırlıyorum. Bir türlü göremedim gerçi. Peki rastlasam ne diyecektim ki? Sen dur şurda, ben iyice bir bakayım sana mı diyecektim? Denir mi ki?
Hem bir yandan da adım gibi emindim, aramızda konuşma geçtiği an, o yazar benim kitaplarından aşık olduğum yazar olmaktan çıkacaktı. İşin büyüsü bozulacaktı. Kitabı okurken o kelimeleri birbiri ardına dizmiş olan yazarın kafamdaki hayaliyle varolan başka birisiydi, o kitabın gerçek yazarı başka birisi.
Bir de şuna inanıyorum ki, bir kitabı her ne kadar tek bir yazar yazmışsa da yazı yazarken kişi, bu da tecrübeyle sabittir, başka bir kişiliğe bürünüyor. Dolayısıyla da kitabı yazan yazar, elle tutulup gözle görülebilen bir kişilik olmaktan çıkıp hayali bir yazara dönüşüyor. Yani asla ve asla ele geçemeyecek biri oluyor. İşin güzelliği ve büyüsü de burada bence.
Bu arada belirtmekte fayda var, beyaz dizi, cep fotoroman, vs okumuşluğum çoktur. Bu da benim banal adını verdiğim zevklerimden bir kaçı. İçimde hiç belli etmesem de böyle romantik başka bir Kunegond daha var. Belki de onun adına başka bir şey demek lazım. Kunegond kişilik itibariyle uymadı. Önerilere açığım.
Konudan konuya atladım, kimsenin aklında boşluk kalmasın, ben kimseciklere aşk mektubu falan yazmadım. Yalnız Genç Kızlar’ı okuduktan sonra hayali birilerine mektup yazmak ve sonra da o mektupları yine ben kendim başka birinin ağzından cevaplamak istedim. Belki de yaparım. Parantez bitti.
Zamanında ben de bir kaç aşk mektubu almıştım. Hatta bir tanesini, çok komik, seneler sonra, evlendikten sonra eski bir ders kitabımın arkasında buldum. Ödünç vermişim bu kitabı, neden bilmem çünkü bizim sınıftan değil, bizim fakülteden birisi bile değil, o da bana geri verirken arka kapağa mektup döşenmiş. Tabii zavallı nereden bilsin, ben kitapların yüzünü açmadan mezun olanlardandım. Hasbel kader açsam da asla bitirmeyenlerdendim. Kitabı yarıya kadar zar zor çalışır, geri kalanından kendimi muaf tutardım. Geçecek kadar ortalama bir not almak bana yeterdi. Ayrıca kumar oynamayı da severdim. Tüm sorular kitabın ilk yarısından gelirse eğer, tam nota yakın bir şeyler alma ihtimali de her zaman vardı. Bir iki kere kitabın sadece ikinci yarısından geldiği de oldu. O zaman da bütünlemeler sağolsun. Neyse sizin anlayacağınız kitabın arka kapağının içine yazmak, benim için çıkmaz ayın perşembesine yazmak gibi bir şey. Seneler sonra çok gülmüştüm işte böyle. Mektubu bulmuş olsaydım bir şey değişir miydi? Şöyle değişirdi, o günden sonra öyle tedirgin olurdum ki, arkadaşlığımız biterdi. Halbuki daha bir çok sene grup içinde birlikte gezdik eğlendik. O sonra ne düşündü bilemiyorum. Belki de amma cool karşıladı demiştir. Alakası yok. Diğer mektubu da başka zaman anlatayım. Biraz uzun olacak. Konu amacından saptı gene!
Özetle, ilk işim sahaflara gidip şu baskısı artık yapılmayan Can Yayınlarından çıkan dörtlemeyi bulup almak olacak. İyice ararsam bulurum heralde, neden olmasın? Bu yazıyı okuyup da, kıyıda köşede kalmış bir kaç örneği sakın benden önce almayın, yine bulamazsam çok kızarım.
“Beni sevdiğinize niçin inanıyorum, biliyor musunuz? 26 Mayıs’ta, takside, bacaklarımız birbirine sürtündü, hemen bacağınızı geri çektiniz. O zaman beni ruhunuzla sevdiğinizi anladım. ‘Zevki çıkarılmayan kadın, sevilen kadındır’ (Baudelaire).”
Reklamlar