> Yüz yaşına kadar yaşamanın mucize kabul edildiği yıllardandı. Kapı önünden yoğurtçular geçerdi. Ayı oynatan çingenelerin peşinde aşağı mahalleye kadar inerdik. Eve alınan gazete ve dergi sayısının haddi hesabı yoktu. Medya cinsinden ne varsa takip edilirdi. Resimli Roman, Fotoroman, Ses dergisi dahil. Saklambaç, Kelebek başlı başına birer gazeteydiler.

Tuvalet oturumlarının gündemde olduğu zamanlardı. Fotoromanı ya da Resimli Romanı kapan kendini içeri kapatır, uzun zaman çıkmazdı. Bir de tuvalette sigara içmenin düzenli ve kolay dışarı çıkmayı sağladığına inanılan ve hatta kabızlık çekenlere tüm doktorların ağız birliğiyle tuvalette sigara içmelerini salık verdiği dönemlerdi.

Babam spor haberleriyle hükümet haberlerini sıkı takip ederdi. Bakanlar kurulu ezbere bilinmeliydi. En büyük sınav her akşam rakı sofrası etrafında yapılırdı.

– Söyle bakalım içişleri bakanı kim?
(Derin sessizlik)
– Peki, sanayi bakanı kim?
(Körlemesine söylenen bir isim)
– Olmadı, o geçen hükümetteydi, bak şimdi yeni kabine var. (Ya da “o geçen aydı kızım, bak bu ay adam maliye bakanı oldu. Niye takip etmiyorsun?”)
– Ama baba ya, amma çok değişiyorlar. Ben daha birini ezberleyemeden diğeri geliyor.
– Ben nasıl biliyorum. Sen de öyle bileceksin. Ülkenin yönetimini kimlerin eline bıraktığını bileceksin.
– Baba, banane ya…
– Olmaz, öyle denmez. Hiç yakışmadı benim kızımın ağzına. (Kenardan çektiği ilk gazeteyi önüme atar)
– Hadi git çalış bakayım. Öğren de gel. Yarın akşam yine soracağım.

Derler ya, insanın hamurunda olacak. Sonradan çabalamayla olmuyor. Aynen öyle. Benim de hamurumda yokmuş. Bugün dahi kim neyi yönetiyor bir türlü bilmem. Gururla söylüyor değilim ama, elimden başkası gelmiyor. Aklım, zihnim, beynim, psikolojim, hamurum, ne derseniz deyin bir türlü kabul etmiyor.

Benim ilgilendiğim haberlerse, o sıralar medyada üzerine bol bol dosyalar yapılan reenkarnasyon olaylarıydı. Gazeteciler Anadolu’nun bilmem hangi ücra köşelerine giderler. Orada bir evvelki yaşamında bıçaklanarak öldürülmüş ve şu an ufacık bir çocuk olan bazı insanları bulur, onlarla fotograflı röportajlar yaparlardı. Mesela fotografta on yaşında bir oğlan çocuğu kazağını kaldırmış karnındaki belli belirsiz bir yara izini gösterirdi. Annesi ve babası, çocuğun başından ne ameliyat, ne de bir kaza gibi her hangi bir olayın geçmediğine ve bu yara izinin doğumdan olduğuna yemin billah ederdi. Sonra çocuk eski yaşamında neden bıçaklandığını ve katilinin kim olduğunu, nerede yaşadığını falan bir bir anlatırdı.

İkinci ilgimi çeken dosyalar ise yüz yaşına kadar yaşamanın sırlarıyla ilgiliydi. Çok nadir görülen bir şeydi. Nasıl heves ederdim ah keşke ben de yüz yaşına kadar gelebilsem diye. Kendimi o kadar sağlıklı ve canlı hissediyordum ki, anlayamıyordum nasıl oluyor da bir anda yaşlanılıp ölünüyor, gerçekten aklım almıyordu. Diğerleri bir tarafa diyordum, ben farklı bir hamurdanım. Çivi gibiyim. Yaşlanıp yaşlanmamanın kendi elimde olduğunu hissediyor ve ben enayimiyim neden yaşlanayım ki diyordum. İstemezsem olmaz. Sonra da, 100 yaşına kadar geleyim de görsünler, anlasınlar hanyayı konyayı, diye ekliyordum içimden.

Neysem gazeteciler allem ettiler, kallem ettiler, yılmadan araştırdılar, tüm Anadolu’yu taradılar ve en sonunda bir gün baş köşeye dişleri dökük medeniyet gibi bir dedenin ya da ninenin fotografını koydular. Altına da şöyle yazdılar. BU İŞİN SIRRI YOĞURT.

Ben pek fazla yoğurt yemem ama 100 yaşımı kutlayacağıma canı gönülden inanıyorum. Peki öyleyse nereden çıktı bu 50 yaşına gelince öleceğim. Valla 50 benim akıl yaşım olacak. Seneler geçtikçe şunu farkettim. Ben diğerlerine nazaran daha az olgunlaşıyordum. Bütün herkesin ağırbaşlı olup geleceği planlamaya başladığı yıllarda ben daha hala arka bahçede top koşturup, sek sek oynuyordum. Geçenlerde hesap yaptım ve farkettim ki ben her iki senede bir yaş atlıyorum. Dolayısıyla şu an ancak 23 yaşındayım. Ve Elli yaşına gelince öleceğim.

Bu sabah sahile indim. Martılar bir yandan kanat çırparken yürümek iyi geldi.

Sabahın körü. Sahil kenarında bir çok kişi elinde torbalar, martılara ekmek getirmiş. Fotograflarını çekmeye doyamadım.

Büyük Kulübün iskelesinde ekmek sıralarını bekliyorlar.

Kayıklar kış için iskeleye alınmış. Baharın ilk günlerini bekliyor. Az kaldı.
Reklamlar