> Yeni atölye başladığından beri öykü yazamıyorum. İlk iki hafta birer tane yazdım. İlk ders zaten sınıfta doğaçlama bir şey yazılıyor. İyi de olsa kötü de olsa yazmış olduğum için bu işi çok seviyorum. İkinci hafta aniden ilham geldi yazdım. Ondan sonra tık yok. Zati, hiç sevmem bu kelimeyi de, aklıma Zati Sungur gelir, yazmaya da yatmıyorum.

Zati Sungur’un yeri ayrıdır. Benim üniversiteye gireceğimi bildi. Aslına bakarsanız tam öyle olmadı. Çocukluğumda Çamlıca çayırdı ve ormandı. Bahar gelince neredeyse her hafta sonu dedemle ormana piknik yapmaya giderdik. Akşamdan kuru köfteler yapılırdı, yumurta haşlanırdı. Yumurtayı anneannem haşlar, köfte dedeme kalırdı. Bolu’lu olanın anneannem olmasına rağmen yemekleri Adana kökenli dedem yapardı. Anne soyu görüldüğü gibi biraz karışık. Baba soyu daha saf. Doğrudan Kırım’dan.

Bir de iple yastık alırdık, salıncak için. Bazı zamanlar ise panayır gibi bir şey kurulurdu aşağıdaki çayıra. Şimdi orada alt geçit, üst geçit falan bir şeylerin başlangıcı var. Kayık salıncaklarda kolan vurmasına bayılırdım. Neyse o kolan, öyle derdik. Hala bilmem nereden geldiğini. Kolan vurmak için bir kere ayakta sallanmak lazım. İkincisi salıncak yukarıya çıktığında aşağı inişine geçmeden önceki çıkacağı en yüksek noktayı hissederek salıncağın bir anlık duruşunda dizleri kırıp var güçle aşağı doğru çökmek ve ortalara gelindiğinde yine aniden dizleri düzeltmek, öne doğru hafif abanmak gereklidir. Sallanma ritmini kaçırısan eğer salıncağın dengesi bozulur, yalpalar. Ama usulünce kolan vurdum mu, öyle bir hız kazanırdı ki, ters dönmeye ramak kala bir an gelir ve ayaklarım salıncaktan kesilir, kalbim yerinden fırlar, düşüp parçalanma zevki ve korkusuyla karışık zincilere var gücümle asılırdım. Sonra mucizevi bir şekilde ayaklarım tekrar salıncağa değer ve gerisin geri alışıla gelmiş inişe geçerdim.

Salıncaklar dışında bir de Zati Sungur’un çadırı olurdu. Hep aynı numaralar olsa da defalarca seyretmeye doyamazdım. En sevdiğim kısmı ise, en son numaraydı. Zati Sungur siyah melon şapkasını çıkartır, oradaki seyircilerden bir çocuğa verir, ve aralarda dolaşarak girişte kapıda verilmiş olan ve seyircilerin Zati Sungur’a sormak istedikleri konuyu yazarak katladıkları kağıtları toplamasını isterdi. Sonra bu şapkanın içindeki kağıtları gözümüzün önünde bir mangala doldurarak yakar, kül ederdi. Numaranın asıl önemli kısmıysa buradan itibaren başlardı. Başını hafifçe önüne eğer ve iki elini yanlara koyarak düşünmeye başlar, transa girerdi. Sonra isim söylerdi:

– Bekir Taşkın. Bekir Taşkın.

Seyircilerin arasından Bekir şaşkın bir şekilde ayağa kalkar ve beklerdi.

– Bekir, senin bir sevdiceğin varmış. İsmi Sevim. Sevim’le evlenecek miyim? diye sorarsın. Doğru mu?

Biz seyircilerden gelen ahhh, vay be nasıl bildi sesleri, dönüp doğru mu Bekir diyenler arasında Bekir onaylar.

– Evet, abi.

– Bak, Bekir. Bu kız sana yar olmaz. Üzerinde beşik kertmesi var.

Akabinde Zati Sungur başka bir isim söyler. Taa ki şapkaya atılan tüm kağıtlar çıkana kadar. Ben de ağzım açık seyrederdim. Hayran hayran. Sonra da eve gidince mahalledekileri toplar ruh çağırma seansları falan düzenlerdim.

Seneler sonra bir gün, ben kazık kadar olmuşum. Lise son sınıfdayım. Yine Zati Sungur gelmiş. Dedemle gittik. İlk defa olarak ben de soru sormak istedim. Zati, artık büyümüşüm ya, öyle hayranlık falan kalmamış bende. Bu numarayı yemezler havasındayım. Önceden danışıklı döğüşlüdür. Ay bilemedim doğrusunu şu sözün. Neyse. Numaradan gösteri hazırlar gibi tanıdık birileri çıkıyordur diye düşünüyorum. Yine de hiç istifimi bozmadan sorumu yazdığım kağıdı katlayarak attım şapkaya. Sahnede yakıldı. Gördüm. Hepsi kül oldu. Hep aynı numara. Sungur bey başladı isim okumaya. Okudu, okudu benim ki yok. Ben o arada pis pis sırıtıyorum. Dedeme gördün mü bak, numaraymış diyorum. Derken Sibel Arslancan diye seslenmez mi?

Sevinçle korku arası bir garip duyguyla fırladım yerimden. Şöyle bir baktı bana Zati Sungur. Ben de ona baktım. Bir zamanlar telepatiye çok inanırdım. Hatta insanların, hayvanların akıldan geçirdiklerini okumanın mümkün olduğundan gayet emin, bunu başarabilmek için de canla başla talim yapardım. Tabii aniden aklıma bu inancım geldi ve mümkün olduğunca okunmaması için aklımı sımsıkı kapamaya çalıştım. Kaşlar çatık. Fakat adam allem etti, kallem etti ve benim sorumu bildi.

-Üniversiteye girecek miyim? diye sormuşsun doğru mu?

Şaşkınlık ve korku. Ya giremeyeceksin sen şimdiden çıraklık bakmaya başla derse… Keşke sormasaydım, en azından bir sene daha mutlu mesut yaşardım düşünceleri aklımdan su gibi aktı.
Sessiz sedasız, belli belirsiz, renksiz bir evet çıktı ağzımdan.

– Eğer sen istersen girersin, Sibel, dedi.

Ve ben üniversiteye girdim. Ama bugün bile hala Zati Sungur benim sorumu nasıl bildi? bilmiyorum. Aklım ermiyor.

Geçen hafta baktım başka çare yok evi yeniden dağıttım. Bu sabaha kadar da hiç ellemedim. Evin hali şu en tepedeki fotoğrafın gösterdiği karşışıklık gibiydi. Malesef, durum da değişiklik olmadı. Dün akşam atölyede okunacak öyküm yine yoktu. İyisi mi dedim, ben yine toplayayım. Hem sonra Feng Shui’ci arkadaşımın hışmına uğramak da cabası.

Sanırım sebebi başka yerde aramak lazım. Yarım kalan işler olabilir mi? Fotograflarla başlamak en iyisi diyerekten şu Danimarka’ları bir araya getireyim şeklinde yola çıktım. Şu güzelim çiçeklerde durdum.

Danimarka çiçek cenneti. Copenhagen’da çiçek buketleri bu şekilde satılıyor ve çok ucuz. Hepsi gonca. Dolayısıyla bir gün değil bir hafta idare ediyor. Hatta 2 buket 40 dkr. Yanlış hatırlamıyorsam. 12 tl gibi bir şey. Ayda dört defa alsan evin bahçe gibi olur. Bütün çiçekçileri kınıyorum. Hem çok pahalılar. Hem de ertesi gün çöplük oluyorlar. Hepsi bayat. Bir de pazarlık etmek zorundasın. Pazarlık etmekten NEFRET EDİYORUM. Pazarlık edenleri SEVMİYORUM. Çünkü ben yapamıyorum. Yapamadığım gibi de bir türlü öğrenemiyorum. Pazarlığın da kursu var mıdır? Biliyorum var ama çok sıkıcı olsa gerek. Pöh. Ben en iyisi nefret duygumla yaşayayım. Nefret etmeyi SEVİYORUM.

Reklamlar