>Sevgili Blog Günlüğü,

Sana vakit ayıramadığımın farkındayım. Seni çok ihmal ettim ve etmekte de devam ediyorum. Beni affet. Kunegond bir takım değişikliklere gebe. Zamanının büyük bir kısmını başka işlere ayırmak zorunda kaldı. İlk fırsatta sana da anlatacağım. Şimdilik anlatmaya bile vaktim yok desem. Yine de, oynar mısın benimle?

Cuma’dan bu yana oradan oraya sürüklenip duruyorum. Facebook sayesinde ilkokul arkadaşlarımı buldum. Cuma akşamı toplandık. Yedik, içtik, eğlendik, bağıra çağıra fasıl söyledik. Beyoğlu’nda. En favori mekanlarımdan, biliyorsun artık.

Cumartesi Sadabad’a kadar uzandık. Sen bilmezsin belki, yaşın yetmez. Sadabad, Kağıthane’de. Osmanlı hanedanının ve ahalisinin pazar gezintilerine çıktığı, şimdi kurumuş derede kayıkla gezdiği, aşıkların sevdiklerine şiir şarkı döktürdüğü bir belde. Şu anki hali tabii ki içler acısı. Yine de bir kültür merkezi, daracık bir şerit bile olsa bir yeşil alanı kalmış. Şehir Tiyatrosunda Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz müzikalini seyrettik. Kiki uyudu. Benim de bunaltıdan içim bulandı. Sahneleme çok kötü. Hasibe Eren çok şeker. Yaşar’ı oynayan mükemmel. Daha önceden okumamış ya da başkasından seyretmemiş olanlar çok güldü, eğlendi.

Pazar günüyse lise arkadaşlarımla toplaştık. İlk plaketimi aldım. Eşiminkilerin yanına özenle koydum. Her birimizin elinde, nazar boncuklu kırmızı kurdeleyle bağlanmış, sapına yaldız dolanmış kırmızı karanfiller. Pembe bir pasta. 30 senelik dostlar gibi bir yazı. Makineyi henüz boşaltmadığımdan fotograflar yok. Hafta sonu gerçekten çok iyi geldi. Sınıf başkanları çok uğraşmışlar. Ellerine sağlık.

Akşam İF bağımsız film festivalinin son biletini de kullandım. Kürt yönetmen Hisham Zaman’ın önce bir kısa filmini, Bawke, sonra da uzun metraj Kış Ülkesi’ni seyrettim. Norveç’te yaşayan kürt asıllı bir erkek fotograftan beğenip aşık olduğu kızla yine uzaktan Irak’ta düğün yaparak evleniyor. Düğün tören kasedini gönderiyorlar. Gelin oturmuş yanında damadın kocaman çerçeveli fotografı. Davetliler davul zurna eğleniyor. Sonra gelin Norveç’e kocasının yanına postalanıyor. Tabii her iki tarafta da hayal kırıklığı. Adam fotograftaki prensese benzer bir kız beklerken şişkonun biri iniyor uçaktan. Kızcağız da zengin birini beklerken dağ başında ve neredeyse bomboş bir evde buluyor kendini . Konusu da, filmin görüntüleri de çok güzeldi. Hele kadınla adamın bembeyaz karlar içinde Bovary vari arka arkaya koşturma sahneleri vardı ki mükemmeldi. Hoşuma giden görüntülerden biri de Norveçte yapılan gelinlikli düğünün ertesinde, günün ilk ışıklarıyla kızın üzerinde uzun gelinlik, gelinliğin üzerinde deve tüyü rengi önü açık bir palto, etekler uçuşarak karda adamın arkasından koşuyor olduğu sahne. Hala aklımda.

Sevgili blog günlüğü hafta sonu hareketliydi. Filmden çıkıp eve gelince bir baktım salona gazeteler yayılmış, bir duvar kağıtlarla kaplanmış. Etraf resim atölyesine dönmüş, her yerde boyalar, fırçalar, süngerler, tinerler, rengarenk bir atmosfer… Bizimki ve kız arkadaşı eğlenmiş. Şoku atlattıktan sonra şu an yazabilecek durumdayım. Şaka bir yana sevgili günlük, güzel şeyler ortaya çıkarmışlar. Yalnız bize bir atölye lazım.

Şimdilik anlatacaklarım bunlar. Ne olur kızma bana. Çok yakında yine düzenli yazacağım. Seni unuttuğumu filan sanıp da üzülme. Her an aklımdasın. Kalbimdesin. Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar…

Not: İki gözümün arasındaki burun üstü düzlüğünün tam ortasında kocaman bir sivilce çıktı. Avatar’daki mavi halk Navi’lere benzedim. Tek farkla ben kırmızıyım.

Reklamlar