> Hafta sonu kalabalığından sonra dün bomboş pistlerin keyfini çıkardık. İki gündür hava acayip güneşli. Koyu tenliler kapkara oldular bile. Güneş kremimi unuttuğumdan kıpkırmızı burunla geziyorum. Kalabalık grupla bir yerlere tatile gitmek çok öğretici ve eğitici. Binbir türlü insan davranışıyla karşı karşıyayız. Görünmez bir pelerinim olsa hiç utanmadan ve gözlerimi kaçırmadan film seyreder gibi etrafımı seyredeceğim.

İlk dikkatimi çekenlerden bir tanesi sahiplenme fenomeni. Abartı falan değil gerçekten bir fenomen. Allaha şükür otel oldukça büyük. Lobide oturacak yer fazla. Restoran derseniz o da devasa. Büfe çok lezzetli. Bu arada kaymak bal, kadayıf kaymak ikilisine bulandım. Bir senelik depolamış durumdayım. Buranın kadayıfı mükemmel. Ömrümde bu kadar güzel kadayıf yediğimi hatırlamıyorum. Un helvası da keza. Kadayıf her akşam var. Un helvasına malesef bir sefer rastlayabildim. Dün akşam kaymak bitmiş, kadayıfı sade yemek zorunda kaldım. Durum kötü. Neyse bu sabah verilen siparişler kahvaltıdaki bal kaymağa yetişti. Yine ek bir bilgi daha bizim Cihangir’deki cafe’de de bal kaymak olacak. Ben her sabah kendi kahvaltımı cevizli biberde alacağım artık. Bu hafta kız arkadaş tek başına. Cumartesi’den itibaren Cihangir mesaisi başlayacak. Şimdilik tatildeyim.

Bu laf lafı açar, laf kapıyı açar huyundan vazgeçmeliyim artık. Tam da sahiplenme fenomeninden bahsederken… Bizim kar-kayak grubuyla senelerden beri beraberiz. Dolayısıyla yer tanıdık, kişiler tanıdık, otel tanıdık. Daha önceden Uludağ Beceren’deydik. Bir kaç senedir, çocukların tercihi üzerine Kartalkaya’ya terfi ettik. Sahiplenme derken, ben de Beceren’i oldukça sahiplenmiştim. Biraz önce Beceren’den telefon geldi. Beyaz oradaymış. Tüh! Giderek büyüyen grubumuz bir kaç senedir Kartalkaya-Uludağ arasında bölünüyor.

Gelir gelmez resepsiyonda başladı sahiplenmeler. Geçen seneki oda olsun. Sonra restoranda devam etti. Bu masa bizim. Derken lobideki koltuklar zimmetli olmaya başladı. Hani neredeyse otelde bana yer kalmadı diyeceğim. Kiki önce odadaki büyük yatağı sahiplendi. Şimdi de odayı tamamen sahiplendi. Koca otelde ben fazlalık oldum. Alman tatil köyüne gitmişler bilirler. Sabahın köründe kalkılır ve banklara havlu atılır ya işte bir parça o durumdayız. Burada durum az biraz daha değişik, hem havlu neyin atılmıyor hem de başkalarının yeri olduğunu bilmen bekleniyor gibi bir durum var.

Yine de gergin bir ortam yok. Aksine, kazalara, anlık patlamalara, aile kavgalarına rağmen ortada görünür bir şekilde neşe ve huzur var. Kitap okuyanlar çoğunlukta. Bol bol kitap dedikodusu yapıyoruz. Kitabı biten diğerinden kitap alıyor. Bir de dergi grubu var. Marie Claire, Elle, Cosmopolitan, Vogue, vs… Ben onlara pek bulaşmıyorum. Fransız kız arkadaşlardan biriyle dün sabah Ahmet Hamdi Tanğınar’ın Saatleri Uyarlama Enstitüsü’nü tartıştık. O kadar beğenmiş ki, anlata anlata bitiremedi. Ben de ona Tanpınar’ın bu romanının temelindeki öykü sayılabilecek Acıbadem’deki Köşk’ten bahsettim. Ubor Metenga’ya gittim ya, öğrendiklerimi satayım dedim.

Dün akşam fotograf makinemi Kiki’nin elinden kurtarabildim. Dolayısıyla yolculuk başından beri çektiğim fotografların bir kısmını yayınlama imkanı bulabildim.

İzmit’e yakın, otobanın sol tarafından görünen bina kalabalığı. Ufak bir tepenin içine oyulmuş. Giderek kalabalıklaştığımızın resmi kanıtı.


Çimento fabrikalarının dumanı. Duman fotografı çekmek çok bir sanatsal oluyor. Sigara dumanı da ne güzel çıkar ya. Nedense tüm kötülüklerin bir sanatsal yönünü bulmayı beceriyor insanoğlu. Yoksa dünyada kötülük kalmazdı. Hiç düşünemiyorum o günleri. O zaman sanat da olmazdı heralde. Hayat ilahilerden ibaret olurdu. Ne sıkıcı. Bu arada fotografımı sanatsal buluyorum zannedilmesin. Aklıma geleni yazdım işte…

Otoyoldan İzmit Körfezi. Manzara muhteşem. Otobüsteki yerim de iyiydi. 1-2 numaralı koltukların hemen arkasındaydım. Yol boyu makinemi yerleştirmedim.


Yağmur bastırdıktan sonra otobüsün büyük camından çekilmiş otobandaki arabalar. Bu etkiyi çok seviyorum. Tatlı bir hüzün var bu karede. Hani giden sevgilinin ardından falan gibi. Yağmur göz yaşlarına denk geliyor. Her şey imaj. Üzüntüm bile iki yüzlü. Göstermelik.


Bu sefer bol bol yol fotografı çektim. Büyütüp odamın duvarlarına asacağım. Her an yoldaymışım gibi olur. Ne güzel. Madem ki ben gidemiyorum. Öyleyse yol benim ayağıma gelsin. Arasıra okuduğum bir kitap vardır Orhan Pamuk’un Yeni Hayat. Yol kitabı. Bir yerlerden bir yerlere gidilir. Hep bir arayış içinde. İşte benim romanım.


Kartalkaya’dan manzaralar. Vadim o kadar beyazdı ki.

Şu bıcırığa bakar mısınız? Tek başına tirfes’le çıkıyor. Tirfes bu mekanizmanın fransızcası. Fes Popo demek, Tir de çekmek. Popo çekeceği falan gibi… Zaten fransızların bu şekilde kelime türetme huylarına bayılıyorum. Kupongl, bizim çıt çıt tırnak makasına denk geliyor. Kup kesmek. Ongl’da tırnak. Bir örnek daha. Kürdan. Kür, karıştırmak, dan ise diş. Hatırladığım bir bebek vardı. Çiklet’e Diştak derdi. O zamanlar hiç düşünmemiştim ama şu anda eminim. Kesin genlerinde bir fransız vardı. Neysem ben bu tirfesle yukarı çıkabilmek için ne kadar düştüm biliyor mususunuz? Taa ki birisi bana niye oturuyorsun ona oturulmaz ki diyene kadar.


Mavi inişlerden bir tanesi. Dün mecburen kırmızı da yaptım. Çünkü maviler bittikten sonra otele gitmek için inerken sapağı kaçırmışım en dibe kadar paldır küldür indim. İki günlük güneşten sonra karlar öbek öbek eriyerek toplandığından kayaklar saplandı. Ben de geçen seneyi hiç kondisyonsuz kapattığımdan epey güçlük çektim. Her yanım ağrıyor. Boynum tutuk. Kasmayayım diyorum ama kendimi rilaks bıraktığım anda yerdeyim. Her seneki gibi şu an yemin billah etmekteyim. Seneye formunda bir Kunegond olarak Köroğlu’nun memleketine döneceğim.


Bulutlar yavaş yavaş teşrif ediyorlar. Yarınki durumu heyecanla bekliyoruz. Kimisi karlar eriyor, neredeyse toprak çıktı diye endişeleniyor. Kimisi kar fırtınası olmasın sakın diyor. Kimisi korkudan İstanbul’a geri döndü. Dün Kiki bileğini incitmiş. Krem sürdürüp bandalatmak 50 ytl. O arada Bolu’ya ambulans fiyatlarına baktım. 400 ytl. Hani neredeyse ben de korkacağım.
Burada Mahrumiyet Bölgesindeyiz. Murat Gülsoy’un yeni kitabı Karanlığın Aynası dünden beri kitapçılarda. Hafta sonundan önce alıp okuyamayacağım. Sevdiğim yazarların kitaplarını çıktığı gün almak gibi bir saplantım vardır da… Şu an Hakan Günday’ın Ziyan’ı ile idare ediyorum. Daha ilk sayfalardan anlatımına bittim. Çok esprili. Uyumsuz’a teşekkürlerimi bildiriyorum. Bir de erkeklerin askerlik anıları hep ilgimi çekmişti. Böyle tatlı ve eleştirel bir dilden anlatımı da cabası. Kız arkadaşlarımın aksine ben askerlik öyküleri dinlemeye bayılırdım. Geçen atölye’de Cem’in askerlik öyküsü de muhteşemdi bana göre.

Kiki snow board yapıyor.


Otellerin tepeden görünüşü. Belki de sadece bizimkiler bilmiyorum. O kadar fazla ek bina var ki… Hangisi bizimki, hangisi Dorukkaya anlayamadım gitti. Ben sadece kendi yolumu ezberledim. Odadan piste, pistten odaya dönmeyi biliyorum. Onu da kaç kere kaybolduktan sonra ancak bu sabahtan bu yana ezberleyebildim. Öyle karmaşa ilişkiler bana göre değil. Düz mantık olmalı her şey.


Telesiyej’den çektiklerim. Kar manzarası içimi ferahlatıyor. Ya ben o kadar kapkaramıyım ki? Beyaza olan bu tutkunluk nedir böyle? İçin kara senin Kunegond için. Dün gece rüyamda katilmişim. Çok kötü fena oldum. Dün akşam Effi Briest kitabını bitirdim. Adam karısının aşığını düelloya davet etti ve gözünü kırpmadan öldürdü ve katil oldu. Sonra vicdan azabı tabii. Mahvolan hayatlar. Hem kendininki, kızınınki, karısınınki, aşığınki (zaten o nalları dikti, belki de kurtuldu), aşığın karısınınki (hem de hastaydı). Büyük ihtimal etkisinde kaldım. Tüm kitap vicdan azabı ve suçluluk duygusu üzerine. Ama pişmanlık yok ha. İnsanoğlu ne ilginç. İşte asla ders almayacağımızın bir örneği daha. Vicdan ve suçluluk duygusu toplumla ve medeniyetle gelen duygular mı?


Ne güzel değil mi manzara. Bu arada geçen öğlen yemekte sakatlatlardan konuşuyorduk. Büfede ciğer vardı. Arnavutun ciğeri, kuzunun beyni, pirzolası, taşlığı, işkembesi derken içimden ne kadar cani olduğumuzu düşündüm. Barbar mıyız biz neyiz ya? Medeni olmanın sözlük anlamı nedir? Uygar ne demek? Bu tanımların arkasında vahşice organ yemek var mıdır? Et obur olmak ve medeniyet kavramları kafamda çelişmeye başladı. Aklım bulandı. Yakında vejeteryan olursam şaşmamak gerek…


İşte yukarıdaki ağacın zumlanmış hali. Minicik, içi dolu turşucuk!


Hala telesiyejdeyim. Hiç bir şeyimi düşürmedim. Biraz önce aşağıda aranan bir çift vardı da öyle aklıma geldi.


Bir manzara daha. Artık yazmayacağım. Öğlen yemek saatini kaçıracağım neredeyse. Sonra da kayağa gideceğim. Akşam üstü sucuk ekmek ve sıcak şarap partisi var. Yaşasın bu okul gezileri. Ne iyi düşünmüşler valla. Oh, ekmek elden su gölden…


Otelin önünden pistlerin görüntüsü. Kartalkaya Uludağ’a nazaranla daha sıcak. Havası daha hoş.

Dün gece kar yağdı. Bu sabah oda penceresinden çektim. Her yer yine kapanmış. Sis var.

Sabahtan beri otelde bilgisayar başındayım. Sis’te cesaret edip çıkamadım. Bizim gözü pek gençler ve çocuklar bir heves fırladılar. Bir saat sonra görüş o kadar kapanmıştı ki, kayakçılar zar zor, boardcular yürüyerek tünelden döndüler. Otele dönüş yolu savuruyormuş. Şimdiyse muhteşem bir şekilde sis kalktı, hava aydınlandı. Haydin yine piste.
Reklamlar