>
Dönüşe az kaldı. Otelin lobisinde tembel tembel oturuyorum. Yorulmuşum. Ne kitap okuyabiliyorum ne de çevirilerimi tamamlayabiliyorum. Tek istediğim yazmak.

Kayak açısından pek verimli geçmeyen bu tatilde en azından ayakkabı numaramın ne olduğunu öğrendim. Ve bir kayak ayakkabısının ne şekilde giyilmesi gerektiğini iyice belledim. Bunlar yapılmazsa ne olur? Bana olduğu gibi olur. Kayak bir tarafa, ayak bir tarafa gider ve sürekli düşülür. Akabinde bacak ağrısı, bilek ağrısı, diz ağrısı, popo ağrısı, beyin sarsıntısı, baş ve boyun ağrısı.

Bugün zirveden aşağı inerken bir yandan da düşündüm neden kayıyorum ve neden kaymayı bu kadar çok istiyorum? Yani ben ağzımla istiyorum diyorum ama vücudum tamamıyla aksini söylüyor. Şöyle ki, kayak hızlandıkça ben yavaşlamak için kasıyorum. Kar sapanına varana kadar her türlü dönüş numaralarını deniyorum. Ayaklar öne gittikçe vücudum geri çekiliyor. Bu çelişki değil de nedir ki?

Korkuyorum işte, alenen korkuyorum. Bir de etraftaki gençleri gözledim. Benim yaşımda olup küçüklükten beri kayanlar da var. Bizim odanın karşısında en az 75’inde bir kadın var. Tam formunda, ve pistte nasıl kaydığını bir görseniz. Hah işte süper babaanne dediğin bu olur derdiniz. Bizim gruptakilerden biri aşağıda havuzda görmüş, süper fitmiş. Bu arada ben havuz, spa, sauna, masaj falan hiç takılmadım. Zaten sıcaktan bunaldım. Dağ havası bile ılıman geldi bu sene bana.

Korkuma rağmen kayıyorum. Ecele hiç faydası yok. Yenmenin en iyi takdiğinin kilometre yapmak olduğunu biliyorum. Ayrıca dağ havası müthiş güzel. Zaten bu dağın her şeyi güzel. Suları, gençlik iksiri gibi. Cildim ve saçlarım kreme gerek kalmadan yumuşacık oldular, parladılar. Kendimi güzeller güzeli hissediyorum burada.

Gençler kendilerini inişte hızlanan kayakların ritmine bırakıyorlar. Slalom yaparken benim gibi tüm vücutlarıyla birlikte korkuluk adam gibi blok halinde dönmüyorlar. Dağın içinden çıkan ve sonra yolunu bulmak isteyen bir magma akıntısı gibi yüzeyde kayıp gidiyorlar. Ne bir direnme ne bir geri çekilme. Tek yaptıkları dengeyi kaybetmemek. Bense hızdan korkuyorum. Ayaklarıma ve bedenime hakim olamamanın paniğini yaşıyorum. Benim üstümde bir güç var sanki. Emirleri o veriyor.

Buna rağmen ayaklarıma egemen olamamamın sebebinin, ayakkabılarımın büyüklüğü olduğu tesbit edildi. Ve içimdeki o büyük güce çaresiz teslim olma ruh halleri bitti, yeniden umut baş gösterdi.

Kayaklara söz geçiremezliğimi, iki senelik araya, hamlığıma ve dolayısıyla da korkaklığıma vuruyordum. Otele varır varmaz öncelikli yapılan iş, kayakları kiralamak. Ne yalan söyleyeyim buranınkiler Uludağ da kiralananlardan daha iyi. Önce gerekli bilgileri doldurdum. Ayak numarası, kilo, boy, kayma seviyesi ve oda numarası gibi. Sonra uzun tezgahın biraz ilerisinden adımı çağırdılar, ayakkabılarımı denemek üzere verdiler. Giydim. Oldu. Tamam dedim. Ayarladılar, verdiler. Giyindim kuşandım çıktım. Nasıl sıkıyorlar anlatamam. Baldırlarım cendereye girmiş gibi. Parmaklarım karıncalanmaya başladı. Acıdan gözlerimden yaşlar gelecek. İki metre kayıyorum durup bacaklarımı dinlendiriyorum. O arada Kiki, hadi durma kay diye başımın etini yiyor. Onun derdi de başka tabii. Kartalkaya’ya ilk defa geliyorum ya, bir kereliğine mahsus bana pistleri göstermek üzere rehberlik yapmak lütfünde bulundu. Tabii onun beklentisi birlikte zıp, zıp kayıp iki dakikada bir pist bitirmek. Ben öyle miyim ya… Bir mavi pisti inmek benim için yarım saat sürüyor. Hadi bacaklarım el verdi de kaydım diyelim, zaten ilk gün öyle bir sis vardı ki, karanlıkta tuvaletin kapısını arar gibi bir halim var. Kiki’nin endişesiyse, iyi kız evlat görevini biran evvel bitirip daha zor pistlerde macera arayan arkadaş grubuna katılabilmek. Bense bir yerlerime hasar vermeme derdindeyim.

En sonunda hadi sen git dedim, ben bir şekilde inerim aşağıya. Baktım hiç inemiyorum, korkuyorum, kayakları çıkarır, oturup kıçın kıçın inerim. İçi ona da razı gelmedi. Söylene söylene bana bir şekilde 3 pist gösterip, bastı gitti. Tek başıma kalınca daha bir cesaretlenerek birer ikişer daha aynı pistleri yaptım. Derken akşam oldu. Sağa sola yalpalayarak otele döndüm.

Dün öğleden sonraya kadarsa, güzel hava kötü hava derken bu şekilde devam etti. Dün öğleden sonra artık ayaklarıma hakim olamamaktan dolayı o kadar sinirlendim ki, ağlamaklı otele erken döndüm. Kapının önünde ayakkabılarımı giymeme yardım eden görevli, göbeğimden dolayı yardımsız giyemiyorum da, yüzümden düşenin bin parça olduğunu görünce sordu. Ben de döktüm içimi. Ya ayakkabım çok sıkıyor her tarafım karıncalanıyor ya da gevşetiyorum bu sefer de kayaklar kendi kafalarına göre gidiyor, dedim.

Önce bir güzel azar işittim. Nasıl yani, benim de sıkıyor. Sıkması lazım, yoksa kayılmaz. Ya, olur mu öyle, bu işkence mi? falan derken, parmakların değiyor mu diye sordu. Değmiyor dedim. Nasıl değmiyor olmaz öyle şey dedi. Bal gibi değmiyor işte dedim. İlk gün yemekte konuşulurken duymuştum. Geçen sene bilmem kimin parmakları değiyormuş. O şekilde kaymış, fark etmemiş. Sonra ayakkabıları çıkardığında öyle mormuşlar ki, çürüyüp düşecek zannetmiş. Ayrıca o morluklar bütün yaz boyunca da geçmemiş, o da sandalet falan giyememiş. Dolayısıyla benim ödüm kopuyor parmaklarım kangren olur falan zannediyorum. İşte bunu anlattım. Başladı kahkaha atmaya. Herkesi dinlersen sen, hepsi çok iyi biliyor zaten diye bir başladı. Bir türlü susmaz. O da haklı biz kültürel olarak bilgili insanlarız. Atalarımızdan gelir, bilmediğimiz bir şey yoktur. İki vakit namaz dahil.

Söylenmesi bitince gel dedi sana başka deneyelim. En sonunda bana verilen ayakkabı 25 numara, benim giymem gereken 23 numara. Tabii 23 ayakkabıları giyince konçları da doğal olarak daha aşağıda kaldığından baldırlarımı da sıkmaz oldu. Dolayısıyla ne kadar sıkı kapatılırsa kapatılsın ayaklarım karıncalanmaz oldu. Sevinç içinde hoplaya zıplaya odama döndüm.

Bugün cici ayakkabılarımla çıktım. Yalnız pistler donmuş ve ben de günlerdir kasmaktan bacaklarım öyle yorulmuş ki, 2-3 inip çıktıktan sonra titremeye başladılar. Erkenden otele döndüm. Yarın sabah da bilmem kayar mıyım?

Yine de çok mutluyum. Geç de olsa nasıl ayakkabı seçileceğini anladım. Şöyle: ayakkabıyı ayağına giyiyorsun, topuğunun arkasını yere vurarak ayağı iyice geriye doğru oturtuyorsun. Topuk ayakkabının topuğuna iyice değdikten sonra baş parmağında hafifçe öne değiyorsa eğer, işte o ayakkabı senin için biçilmiş pabuç. Unutmamak için bloga yazıyorum. Benim ayak numaram 23. Unutmamam gereken ikinci şeyse, inişte bedenim daima hedefe kilitlenecek. Yamaca paralel. Slalomu yapan sadece bacaklar. Kırılma belden olmalı. Benim için kısa tatilin karı işte bu kadar.

Reklamlar