>Bir, iki, üç.

Gözlerimi kapattım. Tekrar saydım. Bir, iki, üç. Gözlerimi yeniden açtım. Hala karşımda. Görüyorum. Dayanamıyorum. Alçak adam. Evimde bile beni rahat bırakmıyor. Şerefsiz.

Ne bu hiddet, bu celal. Sana dökülen emeklerim olmaz olsun helal.

İçimdeki o başka bir ben bu bana seslenen. Kendimi bildim bileli beni rahat bırakmayan. Her davranışımı eleştiren, her yaptığımda mutlaka olumsuz bir taraf bulan, aklımdan geçmeyenleri bile bilen, içimdeki sıcacık yuvasında ayaklarını uzatarak gerinip yatan ve beni idare ettiğini düşünen, onsuz yapamayacağımı durmaksızın bana ima eden, bir türlü söküp atamadığım kız kardeşim. İkizim. Zıt ikizim.

Senin tuzun kuru tabii. Hafta içi dokuz altı çeken benim. Mesaileri de cabası. Sen içimde bir yerlerde şöminenin önündeki hardal rengi minderlere uzanmış, bir elinde kişisel gelişim kitapları bir elinde kırmızı şarap, kulaklarında yanan meşenin çıtırtısı, burnunda mis kokusu, fonda belki bir Mozart, sıcacık oturmuş okuyorsun, okudukça da bana ahkam kesiyorsun. Ben de biliyorum o öğretileri. Hiç boşuna dilini yorma. Sıkıysa dışarı çık, bunca zaman zarfında ne kadar gelişmişsin bir de biz görelim.

Bakmak istemiyorum işte suratına. Görmek istemiyorum o kıpkırmızı yüzünü. Buda’m canım Buda’m. Söyle bana nedir bu aranızdaki benzerlik? Bunca zaman bana can yoldaşlığı ettin. En sıkkın anlarda bile seni karşıma aldım. Ben de bağdaş kurdum oturdum. Her zamanki gibi baktın yüzüme gülümseyerek. Tombul yanakların, göbeğin bana huzur verdi. Göbek deliğinden fışkıran güller ruhumda açtı. Dikenleri başkalarını yaktı. Canım Buda’m. Kızma bana. Buna mecburum. Seni ters çevirmek zorundayım. Biraz duvara bakman gerekiyor.

Sen iyice delirdin Nergis. Senin patronun Buda heykeline falan benzediği yok. Uydurma şeyler bunlar. Geçen gün eve gelen arkadaşın, heykel sahteymiş dedi diye canın sıkıldı. Kendini aldatılmış hissettin. Atmak için bahaneler arıyorsun. Korkak alıştırma elini, fırlat at. Ne olacak sanki. Yontulmuş bir taş parçası işte.

“Nergis hanım, Turgay beyi arayalım da yarına bir randevu alalım.”
“Saat daha çok erken. Hem bugün Turgay bey izinli. Evde uyuyordur. Bence rahatsız etmeyelim.”
“Nasıl erken? Dokuz olmadı mı ?”
“Oldu ama ona erken.”
“Olmaz öyle şey. Turgay bey çalışkan. Zehir gibi. Kalkmıştır.”

Sen hiç inanma bana. Ne zaman güvendin ki? Başın sıkıştı mı kuyruğunu kıstırıp gelirsin yanıma. Anneme bilet ayırtır mısın? Çocuklara tatil ayarlar mısın? Eşime çiçek yollar mısın?

“Valla benden günah gitti.”

Hem ben tembelim ya. Turgay bey çalışkan. Lafı sokuşturmasa olmaz. Sanki ben çok uyuyorum. Sabah dokuzda geliyorum, altı olunca da şıp çıkıyorum diye tembel olduk. Benim kaçta kalktığımı biliyor musun ki böyle konuşuyorsun. Sen kendine bak. Sabahları kargalarla birlikte saat altıda damlıyorsun, herkesten geç çıkıyorsun diye çok çalışkan ve önemli genel müdür havası veriyorum sanıyorsun. Senin gibilere salak derler bizim buralarda haberin yok. Mesai saatleri içerisinde beceremiyorsan öğretelim. Alt kattakilerin genel müdürü var ya, senin üçte birin kadar çalışıyor. Sekreteri de teftiş ayaklarında bütün gün geziyor, dedikodu yapıyor. Kaç kere beni de çağırdı. Sense ben olmadan bir yere kıpırdayamıyorsun. Yarım saatte yapılacak bütçeyi beş gün süründürüyorsun. Ver yapayım diyorum. Sen bilmezsin diyorsun. En iyisi mi sen yemeye devam et o tırnaklarını. Ben de sana acırsam ne olayım.

“Alooo”

Turgay beyin uykulu ve çatlak, derinden gelen sesi. Akşamdan kalma belli. Yanında, kim bilir hangi gece kulübünden topladığı, yarı beline kadar çıplak, gerisi beyaz çarşafa sarılı uyuyan bir sarışın. Tüm mahmurluğu gözlerinde, yatakta dönüp Turgay beye sırnaştığını hissediyorum. Tam derdimi anlatacağım. Vazgeçiyorum.

Bir dakika, der demez çat patronun odasına bağlıyor ve heyecanla bekliyorum. İki dakikaya kalmaz bizimki hışımla çıkıyor odasından.

“Nergis, uyuyor bu adam hala. Niye bana bağladın?”
“Kendi istedi konuşmak. Siz açana kadar yeniden dalmış demek ki. Uyku mahmurluğu, işte. İnsanlık hali.”

Çok fazla üstelemiyorum. İçimden kıs kıs gülüyorum. Ben sana demedim mi bu adam işe yaramaz diye. Ama sen beni hiç dinlemiyorsun. Alacaksın pazarlama müdürü diye. Bütün ekibi dağıtacak. Başta ben olmak üzere. Adamın aklı fikri başka yerde. Eli işte, gözü oynaşta. Beş senedir bu ülkedeyim, dilini de öğrendim diye insanlarını da tanıdım zannediyorsun. Sen otur avucunu yala.

“Deminden beri çaldırıyorum telefonunuzu açmıyorsunuz. Yerinizde de yoksunuz.”
“Evet. Müsait değildim. Ne vardı?”
“Gerek kalmadı artık, ben hallettim.”

Madem hallettin, ne bu afra tafra be adam. Ay kıyamam. Patronum, kıymetlim. Kendisi halletmek zorunda kalmış. Bak şu işlere. Yerim ben onun gıdısını. Börk. Patlıcan suratlı. Ay midem döndü.

“Mobil telefon verilmedi mi size?”
“Verildi.”
“Yanınızda taşımıyor musunuz yoksa?”
“Maalesef tuvalete giderken yanıma almıyorum. Moralim bozuluyor.”
“Bundan sonra bana haber vermeden bir yere kaybolmayın.”

Adama bak ya. Tuvalete giderken bile izin istenecek herhalde. Yakında bir köşeye tek ayak üzerine dikmese bari. İnsan hakları mahkemesine şikayet edeceğim bunu. Bir de bilse ki mobili sabite yönlendiriyorum, sabiti de mobile. Dön babam dön. Hep meşgul. Santralcisi, teknisyeni geldi bir türlü çözemediler.

Bana bak Nergis, ağzımı açmayayım dedim ama dayanamadım. Sen de her şeyi tersten alıyorsun. Empati yapacaksın insanlarla empati. Düşün bir bakalım adamın sıkıntısı neymiş. Anlamaya çalış. Geçenlerde seni üst üste eğitime yolladılar. Bakıyorum bir kulağından girmiş diğerinden çıkmış. Madem bana tuzu kuru diyorsun, söylediklerime inanmıyorsun, bari başkalarını dinle. Biraz örnek al.

Ne örneği? Bari sen yapma bunu bana Allah aşkına. İkizimsin dedim, bağrıma bastım. Sırtımdan vuruyorsun. Tamam. Zaman zaman görüş ayrılıklarımız oldu. Kabul. Ama son zamanlarda neredeyse yol ayrımına geldik. Bunca zaman seni dinledim de ne oldu? Hep zararlı çıktım. Bak hala sekreterim. Ne müdürler geldi geçti elimden. Eskiden empati mi vardı. Hem sonra empati yapanlar niye hep biz sekreterler oluyoruz. Bir gün gelsin de, genel müdürlere empati kursu verilsin. Asla görmedim. Bırak bunları. Resmen kölelik bitti ya. Başka uyduracak bir şey kalmadı tabii. Sen de tav oluyorsun hemen. Zaten kişisel gelişim demesinler sana. Nasıl olursa, enine, boyuna, çaprazına, her şey makbul senin için. Bakalım ben gelişmek istiyor muyum? Biraz da başkaları gelişsin. Böyle giderse yakında bana kişilik bölünmesi teşhisi koydurtacaksın. İşte o zaman her ikimiz de rahatlayacağız. Ama ben senin oyunlarına gelmem. Anladın mı? Onca zaman içimde yılan beslemişim.

“Nergis, Haydi toplantıya gidiyoruz.”

Toplantın batsın be adam. Bir sekreterin toplantıda ne işi var? Sen kendin notun alasını tutuyorsun. Hatta benimle sidik yarışı yapıyorsun. Tutanaktaki eksikleri keyifle tamamladığını görmüyor muyum sanki? Ne olur yani diğer genel müdürler gibi sen de tek başına gitsen, ben de sen toplantıdayken azıcık aşağıdaki sekreterle sohbet etsem. Çok mu görüyorsun bunu bana? Senin yüzünden hiçbir dedikodudan haberim olmuyor. Sekreterler arasında rezil oluyorum. Hem ben senin gibi değilim ki. Benim yapılacak bir sürü işim var. Sen bütün gün toplantılara girip çıkıp not alıyorsun. Yapılacak işlerin şeceresini tutuyorsun. Sonra da, ben dahil olmak üzere altındakilere dağıtıyorsun. Peki ya ben? Ben de seninle toplantılara girip çıkıyorum. Gün bitiyor. Bana verdiğin işleri ne zaman yapacağımı düşünüyorsun? Benim altımda gene ben varım. Hiç sekreterin sekreteri olduğu görülmüş mü?

Bir de intizam meraklısı ki, evlere şenlik. Önündeki defterin kenarlarından, köşelerinden hafifçe vurarak masaya ortalıyormuş gibi yapar. İki saniye sonra tekrar yapar. Bir cümle yazar. Tekrar ortalar. Yazarken ne defter eğilir, ne kendisi. Konu mankeni gibi oturur yanı başımda, dimdik. Ben de inadına kaykılırım koltuğumda defterimi ikiye kıvırır kucağımda yazarım. Arada dürter beni, dayanamaz. Toparlanır gibi yapar yine kayarım aşağıya. Öğrenemedin şunu bir türlü gitti. Defter yerinden asla memnun olmuyor sanıyorsun ama sorun senin kafada. Defteri de içler acısı. Adi kareli harita metot defteri. Sanki mühendislik bürosunda çalışıyoruz. Doğum gününde milimetrik defter alacağım. Daha havalı olur. Kareli defterin manası şu: rakamlarla yakın ilişkideyim. Benim matematik kafam var. Genel Müdürüm. Defterim kareli. Hesap adamıyım ben. Aman hesapla. Pancar kafa.

Buda’m. Canım Buda’m. Seni çok özledim. Dön bak artık yüzüme. Olmadı. Yine olmadı. Her akşam aynısı. Hem işte, hem evde. Bu müdür bozuntusu peşimi bırakmaz oldu. Yakında rüyalarıma girecek. Bu işe bir son vermeli. Dayanamıyorum. Bak Buda’m bu son şansın. Gözlerimi kapadım. Bir, iki, üç. Açtım. Yine karşımda. Yıkıl dedim sana. Bunca zamanlık ahbaplığımız burada bitecek bak. Bana huzur veren o gülüşün, şimdi biraz alaycıymış gibi geldi bana. Artık sen beni adam yerine koymuyorsun. Hem bütün gün büfenin üstünde bağdaş kurmuş oturuyorsun. Senin o bilgeliğini yemem ben. İç yüzünü gösterdin bana. Benzeyecek başka birini bulamadın mı bu dünyada? Beni mecbur ettin bunu yapmaya. Kalbim kan ağlasa da sevgili Buda’m sana yolculuk göründü.

Yapma Nergis!

Çok geç anam. Hadi koş arkasından. Atla pencereden. Uç ve yakala aşağı düşmeden.

Eyvah! Karşı evin damına düştü. Kiremitler gitti. Çaktırmadan kapamalı camı. O da ne? Yan apartmandaki ayyaş komşu. Gözünü dikmiş bakıyor. Ne var yani. Yanlışlık oldu. Ben de ona gözümü dikiyorum, bakıyorum. İnanılmaz. Çok tanıdık geldi. Bu yüz benim hayatımdan bir parça. Aklım takıldı. Seviyorum ben bu adamı. Ama nereden? Şimdi hemen gider yetiştirir karşıdaki yaşlı teyzeye. O da zaten pimpirik. İşin yoksa bir de kiremit yaptır. Parasını bizim genel müdürden çıkarmalı. Komşuyla yine göz göze geldik. Allah Allah çok garip. Adamla rakı içmişliğimiz var sanki.

Pencereyi kapattım içeri girdim. Kendimi kanepeye attım. Gözüm piyanonun üstündeki pembe porselenden domuz kumbaraya takıldı. İşte tam karşımda. Pis komşu.

Reklamlar