>

Fransa’dan memlekete döndüğümüz ilk günler. Yedi yıl bu anavatandan uzak kalmanın acısını çıkartıyoruz. Güzelim ülkemizin taşını toprağını sadece uçaktan indikten sonra değil her sokağa adım atışımızda kendimizi yerlere atıp öpüyoruz kokluyoruz. Geride bıraktığımız arkadaşlarımız etrafımızda bizi hiç yalnız bırakmıyorlar. Çok kısa bir sürede hayallerimizdeki eve rastlıyoruz. İçini istediğimiz gibi döşüyoruz. Tanıdıklarımız ve çevremiz sayesinde kendimize ballıcasından birer iş buluyoruz. Kiki’yi mahallenin köşesindeki en yakın ve en nadide bir ana okuluna kaydettiriyoruz. Ve bizim için hayat bıraktığımızdan daha da iyi bir şekilde yeniden başlıyor.

Desem de inanmayın. Bir kere beni buraya silah zoruyla döndürdüler. Gerçi şimdi iyi ki dönmüşüm diyorum. Hani git bir daha orada otur, her şey bedava deseler gözüm yemiyor. Ama tatile giderim bak. Şöyle Sofitel’in parka bakan bir suitinde geçirilecek bir kaç aya hayır demem. Manzarasını bile çizdiğime bakmayın, ayağımı o otelden içeri atmış değilim. Hayalini kurmak bedava.

Şu anda hayatımdan memnunum derken bu sabah köprüden geçmeyi kasdediyordum. Bir daha denizi olmayan bir şehirde oturmak mı, asla ve asla bana göre değil. Irmakların denizden çok daha romantik olduğu tüm romanlarda kafama kakılsa da denizin getirmiş olduğu o acımasız gerçeklik duygusu beni cezbeden. Her gün boğazı bir kıyısından diğer kıyısına geçmek, uçsuz bucaksız denizin sahilini farketmek, hem içimdeki güven duygusunu, hem de neşeyi besliyor. Güneşli günlerde ayrı bir güzel, sisli puslu günlerde bir başka güzel.
Bu sabah geçerken düşünüyordum ki, bütün evler devletin lojmanı olsa. Kimin nerede oturacağı, çalıştığı işe en fazla 5 dakikalık mesafede olması yegane koşuluyla belirlense. Şu İstinye’deki yalılarda seve seve temizlik yapmaya razı olurdum. Her akşam evime o eğri büyrü, aralarından yeşlil otlar fışkırmış taş yokuşlardan çıkmak için. Tepeden denize ve ufka bakabilmek için. Belki de artık o yokuşlar asfalt olmuştur. Aralardaki, arasan bulunmaz tahta iskemleli köhne çay bahçeleri belki de bekçili sitelere dönüşmüştür.

97 yılının ilk bahar günleri, Bağdat caddesinde dolaşıyoruz. Gece ve tüm dükkanlar kapalı ya da kapanmaya yüz tutmuş. Gece dükkan bakmak, dolaşmak bizim Fransa’dan kalma alışkanlığımız. Doya doya vitrinlere bakıyoruz. Kalabalıktan uzak. 7 sene içinde neredeyse kültür değişimi geçiren anavatanımızı yeniden keşfetmeye, tanımaya çalışıyoruz. Özellikle de Amerika karşıtı Avrupa’da yaşamanın getirmiş olduğu alışkanlıkla Amerikan değerlerini neredeyse bire bir kopyalamış İstanbul bize öylesine yabancı ki…

Derken ayağımız küçük kavanoz gibi bir şeye takılıyor. Dikkatle bakınca içinde siyah boya olan kırık bir cam kavanoz olduğunu görüyoruz. Tam kalbinden ikiye bölünmüş. Siyah boya yerlere sıvaşmış. Kapağı bile sımsıkı vidalı duruyor. Gözlerimiz biraz daha ileri kayıyor. Başka bir kavanoz daha. Bu sefer onun kapağı açık, içindeki boya yere akmaya yüz tutmuş. Yanında sarı rengi kaybolmuş kirli bir sünger, biraz ileride kadife bir bez. Bir fırça. Ve en nihayetinde beklenen boyacı sandığı. Derme çatma. Kararmış tahtadan. Yana devrilmiş ve kırık. Sandığın biraz ötesinde yere çömelmiş, başını öne eğmiş, sümükleri aka aka ağlayan hap kadar bir çocuk. 7 yaşında ya var ya yok.
Şöyle bir duraksıyoruz. Eşimle birbirimize bakıyoruz. Ne yapmak gerektiğini bulmaya çalışan gözlerle. O an o çocuğu evlat edinmek geçiyor içimizden. İkimizin de. Eminim. Yaklaşıyoruz yanına. Zar zor konuşturduktan sonra, uzakta bir yerlerde duran kendinden daha büyük bir çocuğun onu döverek sandığını kırdığını anlatıyor. Hem de bunu sık sık yapıyormuş. Peki neden diyoruz. Parayı kendisi kazanmak istiyor diyor. Eve para götürmezsek dayak yiyoruz. Böylelikle kardeş olmadıklarını ama aynı evde oturduklarını ve para kazanmak zorunda olduklarını öğreniyoruz.

O hap kadar çocuk ağlamasına devam ediyor. Peki sence neden bunu yapıyor diyoruz. Çünkü diyor o büyük. İnsanlar ayakkabılarını ona boyatmak istemiyorlar ama ben küçüğüm benim müşterim çok oluyor. O yüzden gelip benim sandığımı kırıyor diye cevap veriyor. Kaç para bu sandık ve boyalar diye soruyoruz. Bilmem diyor. Nasıl bilmezsin sen almıyor musun bunları diyoruz. Evet diyor. Söyle o zaman kaç para diyoruz. Ikına sıkına 50 lira gibi bir şey söylüyor. Tamam bak sana o elli lirayı verelim git kendine yeni bir sandık ve boya al diyoruz. Ama çocuğun ağlaması yine durmuyor. Bir de üstüne omuz silkmeye başlıyor. Niye bana ne diyorsun ki, 50 lira senin sorununu çözmeyecek mi diyoruz? Çözmeyecek diyor. Nasıl yani? Çünkü yarın yine kıracak benim sandığımı diyor. O zaman ne olacak? Donup kalıyoruz. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir şekilde onu teselli edip 50 lirasını veriyoruz. Eline de Mado’dan alınan bir külah dondurmayı tutuşturuyoruz.

İçimizde çocuğun sorusu, peki yarın ne olacak? yankılanıp duruyor. Eve dönüyoruz, televizyonu açıp bir film seyrediyor ve unutuyoruz. Bir kaç hafta sonra benzer bir gecede, aynı yerde, aynı çocuğa rastlıyoruz. Bu sefer kaldırım değiştiriyoruz.
Reklamlar