> ‘Yirmi senedir kimsenin ayak basmadığı ve belki de bugünden sonra yirmi sene daha hiç kimsenin bir daha ayak basmayacağı bir mahzende uyanacaksınız. Hiç bir şekilde kurtulma umudu beslemeyin, çünkü boşu boşuna olur. Bu mektubun yanında zehir bulacaksınız: sizin için yapabileceğim tek şey yavaş ve acılı bir can çekişme yerine çabuk ve sakin bir ölüm sunmaktır. Hangisini seçerseniz seçin, her iki durumda da, şu saatten itibaren ölüsünüz.’

Bu sabah Kiki’yi uyandırmaya girdiğimde odasının orta yerine fırlatılıp atılmış olarak bulduğum ayın okunacak kitabının arka sayfasındaki satırların çevirisi. Bu seneki edebiyat öğretmenleri işi sıkı tutuyor. Klasiklerden gidiyor. Kitap, Alexander Dumas’nın bütünüyle tek başına yazdığı ve Monte Cristo’ya zemin hazırlayan ilk eserlerinden Pauline. Tek başına yazdığı ibaresine biraz takıldım. O zamanlar “negre” anılan yazar taşaronları olduğunu ya da Balsac gibi çok eser vermiş yazarların bir takım çırak tabir edilebilecek alt yazarlarla çalıştığını hayal meyal hatırlar gibiyim. Acaba Dumas’da bir zamanlar bu çıraklar ya da negre’lerden biri miydi? Ya da taaa en başından onlarla mı çalışırdı? Hayatı hakkında hiç bir fikrim yok. Ve aslını itiraf etmek gerekirse Monte Cristo’yu da okumadım. Filmini gördüm.

Ancak bu Pauline öyle ilgimi çekti ki, sanırım ilk olarak bu kitapla başlayacağım. Zavallı Pauline tanımadığı celladına karşı. Kitabın arka kapağı, yozlaşmış ve kötü niyetli bir toplumda yolunu kaybetmiş bir gençliğin kendisine bir yer edinebilmesinin öyküsünü anlattığını vurgulamış. Dumas, kitabı 1838 yılında yazmış. Aradan 172 sene geçmiş olmasına rağmen bugünkü gençliğinde hala kendine toplumda bir yer edinebilmeye uğraştığını bilmek ve görmek gönül rahatlatıyor. Şaka bir yana böylesine bir kitabın lise çağındaki çocuklara okutulup analizinin yapılması benim gerçekten içimi rahatlattı. Aslında o yıllardan insanın aklında ne kalır, ya da mesaj yerine ulaşır mı? Bunlar da ayrı sorular ama yine de bu seçimi takdirle karşıladım.

Şu arka kapaktaki mektuba bakılırsa bu kitabın bir çok korku filmine de temel oluşturduğu söylenebilir. Böyle klasiğe canım feda. Yine de okumadan fazlaca bir şey söylemeyeyim. Beklentileri yüksek tutmamak açısından.

Beklenti deyince aklıma geldi. Dün mutluluk üzerine bir şeyler yazmayı hayal ediyordum. Bu sabah Pauline’e takıldım kaldım. Ayrıca bu aralar Cennet mekana kafayı takmış durumdayım. Öylesine çelişkili bir dünya ki şu an benim için. Sevgi ve Aşk ile Barış ve Huzur içinde yaşamayı bağdaştıramıyorum. Hem de öyle olacak ki, çiftler halinde yaşanacak. Bu çiftlerin birbirini seçimi ne şekilde olacak? Aşk ve Sevgiye dayanmayacak mı? Evet dayanacaksa, nasıl olacak da aşk ve sevgi durumu karşılıklı olacak ki çift olabilsin? Bu durumda Eros’a başvurmak gerekmeyecek mi? gibisinden bin bir türlü soru geçiyor kafamdan. Acaba öykü ve roman denemelerini bir kenara bırakıp denemelerle mi işe başlasam? Montaigne kadar meşhur olur muyum?