Okuduğum kitaplar üzerine yazmayalı yıllar oldu sanki. Şu Cevizli Biber işi çıktı çıkalı içimde okuma ve yazma hasretiyle yanıp tutuşuyorum. Bu tutuşma yaptığım yemeklere tat verip yıkadığım bulaşıklara da ışıltı katıyorsa en azından üzülmeyeyim bari…

Karanlığın Aynasında kitapçılardaki raflara 2 mart salı sabahı yerleşti. Sevdiğim ve takip ettiğim yazarların yeni kitaplarını çıktığı ilk gün almak obsesyon derecesinde demeyeyim ama benim için oldukça önemli. Anlatayım. Şöyle 3 yaşında şirin mi şirin, bir saniye yerinde duramayan bir çocuk gözünüzün önüne getirin. Kıpır, kıpır. Önüne çok sevdiği, üzerine çikolata sosu dökülmüş çilekli, kremalı bir krep koyun. Ve deyin ki bu krebi ancak ve ancak yemeğini bitirdikten sonra elde edebilirsin. Yemek olarak da önüne zeytinyağlı kuşkonmaz koyun. Sizce o ufaklık ne olur ? İşte, ben de bu kitabın ilk çıktığı günlerde mahrumiyet bölgesi olan Kartalkaya’da o durumdaydım.

Cuma gecesi İstanbul’a geldim. Cumartesi akşamına Cevizli Biber’de akşam yemeği rezervasyonu yapılmış. Bir telaş hazırlıklara giriştik. Ben bu kitabı ancak ve ancak 1 hafta sonra satın alabildim. O da Cihangir’in iki adım ötesindeki Can Yayınlarına giderek değil de, yoldan geçerken herhangi bir kitapçıdan. Başladım okumaya daha 10 sayfa okuma zevkine bile varamadan kitabı evin içinde kaybettim. İlk gün pek önemsemedim. İkinci gün hafiften bir telaş aldı. Üçüncü ve dördüncü günler gurur yaptım. Beşinci günün akşamı tüm gururumu ayaklar altına alıp dükkandan Can Yayınlarına doğru koşar adımlarla çıkmaya hazırlanıyordum ki, eşimden telefon geldi. Kitabı bulmuş. Yatakla duvar arasında melun mahzun beni beklermiş. Halbuki ben de kaç kereler baktıydım aynı yere. Aslında bunun bana evdekiler tarafından yapılmış bir komplo olduğuna inanıyorum. Kıskançlıktan kitabı sakladılar. Baktılar ki ben yenisini almak üzereyim, evin bütçesindeki deliği düşünerek ortaya çıkardılar. Neyse ki, her şeyin farkında olduğumdan haberleri yok. Ağzınızdan kaçırayım demeyin. Konuşmam, küserim sonra. Eve tuzaklar kurdum. Komploya karşı komplo.

Konu yine nasıl saptı? Diyeceğim şu ki, bu kitabın başına tüm talihsizlikler geldi. Buna rağmen yılmadım ve dün akşam üstüne doğru iki müşteri arası bitirdim.

Hemen söylüyorum, bu kitap bir baş yapıt olmuş. Gülsoy’un külliyatını göz önüne alırsak Karanlığın Aynasında hem bir baş yapıt, hem de başlangıçtan beri süre gelen bir oluşumun taptaze ve bol sulu bir meyvası, tamamlayıcı ve diğerlerinin ayrılmaz bir parçası. Okuyucunun ısırması için uzatılan kıpkırmızı bir elma. Isırıldığı anda, yani kitabın ilk sayfalarından itibaren bir daha geriye dönüş yok. Hiç bir şey eskisi gibi gözükmeyecek gözünüze. Peki ben ısırdım mı? Hem de ne biçim. Ağzımdan suları aka aka… Gülsoy’u hiç okumamış olanlar, ben derim ki önce Karanlığın Aynasında ile başlamayın. Mutlaka diğer öykü ve romanlarını okuyun. Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul, Binbir Gece Mektupları, Bu Filmin Kötü Adamı Benim, Alemlerin Sürekliliği, Bu Kitabı Çalın, Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım, Sevgilinin geciken Ölümü. 602. Gece’yi ise hatmedin. Tarzını, sınırlarını görün, tanıyın, bilin.

Kitabın ilk satırlarından bu yana anlatıcı kahramanda bir gariplik hissettim. Gülsoy özellikle kahramanlarını en ince detayına kadar çok iyi çizen bir yazar. Her bir öyküsündeki karakteri sokakta görsem tanıyacakmışım hissine kapılırım. Önder, Cem, Serap bende yer etmiş olanlar. Fakat bu kitapta baştan beri bir şeyler çok net değildi. Doktor Orhan vardı, doktorluğu yakıştıramıyordum. Ece vardı tiyatro oyuncusu, oyuncu olmasına oyuncuydu, kadın olmasına kadındı ama başka bir şeyler daha vardı. Hissediyordum ama kelimelere dökemiyor, içimde biriktiriyordum. Kafamda net bir yere oturarak, tutunabilen bir tek Sacit vardı. Madam Anna’nın Yeniden Ortaya Çıkışı’ndaki (Binbir Gece Mektupları kitabının ilk öyküsü) muzur, iki yüzlü, fırsatçı, tembel, hayatı sorgulamayan, yetenekli oyuncu, taklitçi, yamuk Sacit. Açıkcası ben kitabı okumaya devam ediyordum ve arka planda beynim de sürekli işliyor, bir takım ilişkiler yaratmaya çalışıyor, ip uçları arıyordu. Kitabın aşağı yukarı yarısını garip ve hoş bir şaşkınlık içerisinde okudum. Öyle bir dönüm noktası geldi ki, sanki her şey geriye doğru akmaya başladı ve bu akışta başlangıçtan beri etrafa saçılmış tüm parçalar, zıt kutuplar gibi birbirlerine yapışarak bir çığ gibi büyüdüler, büyüdüler. Çığın büyüyerek yuvarlandığını görmek büyük bir mutluluktu. Bir şekilde üzerime düşeceğini farketsem de büyülenmiş gibi yerimden kıpırdayamıyordum. Öyle bir duyguydu işte. Sonunda çığ düşeceği yere düştü ve yine her şey paramparça oldu. Kitabın bitmesiyle beni de garip bir hüzün kapladı.

Karanlığın Aynasında, bilmece gibi bir kurgusuyla hayatın anlamını ve bugüne kadar sorgulamayı aklımıza bile getirmediğimiz kavramları alt üst eden bir kitap. Ya Tanrı Narsist Bir Roman Yazarıysa varsayımından yola çıkarak, kadın, erkek, cinsiyet kavramlarını, yaşam ve ölümü, gerçekliği ve aklın sınırlarını, beden ve ruhu, tanımlayabildiğimiz beş duyuyu ve belki de başkacalarını, özelikle de bildiğimiz ve her daim dillendirdiğimiz şekliyle zamanı bulandıran, sınırları ve gerçekliği yok eden bir roman. Anne, baba, çocuk ilişkilerini, kimin kimin yaratıcısı olduğunu sorgulayan bir kitap.

Hani belki de yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan şeklinde tüm evren her birimizin içinde mi yoksa biz mi evrenin içindeyiz diyerek hayatın çözümü ve anlamı olmadığını ve dolayısıyla anı yaşamak gerektiğini bir kere daha anladım.

163. sayfada Sarp’ın söylediği gibi: “Orhancım, bir romanın içinde olmanın en güzel yanı istediğini yapabilmektir. Tabii bunun için farkında olmak gerekli… İşte paradoks da orada başlıyor. Çünkü bir romanın içinde olup da bunun farkına varanlar delirmiş demektir. Artık eskisi gibi içinde bulundukları hikayeye devam edemezler. ‘Ha, romanmış, peki, benim yine de sabah erken kalkmam lazım, işe gideceğim,’ diyemezler.”

Reklamlar