>Bir garip çelişkiler içindeyim. Neyi bırakıp neyi devam ettireceğime bir türlü karar veremiyorum. Sorun her şeyi yapmak istememde. Hayatımda Beynelmilel Cevizli Biber isimli bir sayfa açılmasına rağmen daha önceden açılmış olan diğer sayfaları kapatmakta zorlanıyorum. Böyle olunca da, bir gün 24 saate sığışamıyorum. Önceleri uyumamayı denedim. Mümkünatı yok. Ayrıca araba kullanırken uyuyup kalmak gibi çok aksi bir huyum var. Dolayısıyla bana göre bir iş değil. Peki ne oldu? Bazı şeyler bir kenara atıldı durdu. Bunların en başında da yazma işi geldi ki, her şeyden çok buna üzüldüm. Mart ayında iki senesini dolduran bloguma vakit ayıramamak, gözlerimin önünde eriyip bitmesine tanık olmak çok canımı sıktı.

Bu duruma karşı ne gibi stratejiler geliştirilebilir? Bir tanesi yarım kalan bu gönderi de yaptığım gibi altına üstüne ekleyerek devam edip bitirmek. Diğerlerini sonra düşüneceğim. Önce yarın için çikolatalı pasta yapmam gerekiyor. Bu seferki Kiki’nin okulu için. Doğum günü kutlaması varmış da…

İşte 27 mart’ta başlamış olduğum yazı:
Neredeyse 7/24 dükkanda olmanın yan etkilerinden biri de harcama yapma imkanının olmaması. Haftalardır cebimdeki paranın miktarı değişmedi. Gidiyorum ve geliyorum. Aldığım tek şey benzin. Başlarda otopark parası veriyordum. Şimdi onu da vermiyorum. Sokakta boş bulduğum yere park ediyorum.

Bugün 19 nisan ve durumda büyük bir değişiklik yok. Haftada birer gün izin kullanmaya başladık. İzin günlerimde tek yaptığım, evde, elimde kitap, kanepe üzerinde uyuklamak. Ve hafta içinde görüşemediğim arkadaşlarımla telefonda konuşmak. Dolayısıyla iletişim hattı sürekli meşgul. Bu akşam İKSV’de Ubor-Metenga etkinliği vardı. Feng Shui’ci arkadaşımı uzun zamandır göremediğimden Füruzan’ın Ah, Güzel İstanbul öyküsünden vaz geçtim. Öyküyü okumuş ve öykü üzerine söylenecekleri çok merak etmiş olmama rağmen. Hemen bizim takımın değişmez üyelerine telefon açtım. Kaydedin. İyi dinleyin ve bana anlatın diyecektim ki, aslında hiç birinin bu sefer gidemediğini öğrendim. Şimdi içim yanıyor. Giden biri varsa allah rızası için bana bir anlatıversin.

Alışveriş konusuna gelince o durumda da bir değişiklik yok. Cebimden beş kuruş eksilmeden gidip geliyorum. Yoğun çalışmanın ek avantajı evin bütçesini dengeliyor. İki yakasını bir türlü bir araya getiremeyenlere tavsiye ediyorum. Çok çalışın, çok çalışın. Harcamaya ne vakit, ne de istek kalıyor. Film festivali geldi geçti. Hiç birine gidemedim.

Gönderiye başladıktan bir kaç gün sonra ise aşağıdaki paragrafı yazmışım:
Bu yazıya bir kaç gün önce başlamıştım. Bitiremedim. Dün izinli günümdü. Uyanmadan önce beynin yavaş yavaş o küp gibi uykusundan ayılmaya başladığı için rüyaların en tatlısını gördüğüm saatlerde içime bir arzu düştü. Bir an evvel kalkmak ve kuaföre gitmek. Uzun zamandır saçlarımı, el ve ayaklarımı ihmal ediyordum. Kuaföre gitmeyi de öyle severim ki. Neden severim o da bir başka mesele. Çünkü elde ettiğim sonuç el ve ayak bakımları dışında daima hüsran verici olmuştur. Ya çok kısadır, ya belli belirsizdir, ya rengi olmamıştır, ya da öyle bir taramışlardır ki Dolly Parton’a benzemişimdir. Ama ben süreç odaklıyım.

Bu durum dün kesinlikle kanıtlandı. Bir kere içeri girer girmez, hemen etrafını sarıyorlar. Rüyanın devamı gibi sanki. Evde alışmışım herkesin arkasından toplamaya, kuaförde İngiltere kraliçesi gibi karşılanıyorum. Hemen koşup üstümdekileri alıyorlar. Oturacağım yere kadar eşlik ediliyor. Önüme en yeni bilumum dedikodu ve moda dergileri konuyor. Kahvem ya da çayım geliyor. Sonra ellerim yağda (manikür), ayaklarım balda (pedikür), başım ve saçlarım işini bilen eller tarafından okşanmakta…

İşte dün sabaha karşı rüyamdan bir ses kuaföre git, kuaföre git, gitmelisin, bunu yapmalısın diye tekrarladı durdu. Her kuaför dönüşü evdekilerin yüzünü görmelisiniz. En son keresinde bana kuaföre gitmeyi yasaklamışlardı.

Buradan sonrasını şöyle özetleyeyim. Benim kömür rengi saçlar önce civciv sarısı oldu, hata olduğunu söylememe gerek yok değil mi?, sarı sarı kuaförden çıkmadım bile, hemen akabinde yani şimdi de kırmızı mı desem, kahverengi mi desem, patlıcan moru mu bilmem. Öyle bir renk oldu ki görenler “aaa, senin gözlerin yeşilmiş demeye başladılar.” İyi mi oldu kötü mü hala karar vermiş değilim. Neredeyse ikinci boya zamanı geldi ama ben hala aynadaki görüntüme bir türlü alışamadım.

Nisan başında BUMED Yaratıcı Yazarlık Atölye’me yeniden kaydoldum. Bu aralar yazı konusunda pek üretici değilim ama yine de idare eder. Haftada bir gün oraya kaçıp gitmek bana iyi geliyor. Havası suyu bile yarıyor derler ya, işte ondan.

Bir öyküm, Söke Öykü Roman Dergisi’nde yayınlandı. İstanbul’dan önce Ege yöresinde mi tanınır olacağım yoksa, nedir?

Kıssadan hisse, Cevizli Biber’i seviyorum. Yazı yazmayı seviyorum. Ve bunlar dışındaki diğer bütün aktivitelerimi iptal ediyorum. Açığı kapatmaya bile çalışmayacağım. Belki o zaman her gün yazacak vakit bulurum. Kim bilir? Yazmamanın ikinci bir üzüntü kaynağı ise çenem düştü. Ve çenemin düşmesi hiç hoşuma gitmiyor. Susmanın tek yolu yeniden yazmaya başlamak. Neden susacaksın derseniz, susunca daha akıllıymış gibi duruyorum da ondan. Havası oluyor…

Reklamlar