>

An’ı yaşa, günün ve gecenin keyfini çıkar, sunulan fırsatları yakala, önemli olan işte budur vs, desem de çoğunlukla an’da değil başka bir zaman diliminde ve başka bir yerde yaşadığım malum. Hem de uzunca bir süredir, neredeyse kendimi bildim bileli, ve giderek artan bir şiddette.
Perşembe günleri atölye günüm. İki senedir bu böyle. Rumeli Hisarındaki Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneğinin yolunu tutuyorum. Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlık kurslarıyla başlayan bu tutku kesintisiz devam ediyor. Hayatımın anlamına dönüştü. Yaz tatilinden nefret eder oldum. Sonbahar’ı eskisinden de daha bir heyecanla bekliyorum. Bana göre yıllar Sonbahar’da devrilir de… İşte böyle haftada bir, Perşembe gününün heyecanı ile tüm haftayı geçiriyorum. Son iki atölyedir benim gibi uzun süreli devam edenlerin sayısı çoğaldı, her şey daha da bir tatlı oldu. BUMED’in içindeki Burç Cafeterya’dakilerle de samimi olduk. Orası kalabalık bir aile, her birimiz de bu ailenin üyeleriyiz sanki.
Geçtiğimiz perşembe, her zamanki gibi erken bir saatte yola çıktım. Erken gitmekteki amacım Burç Cafeterya’da sakin sakin oturup rahatlamak, hülyalara dalmak. Hisarın heybetli görünüşünü seyretmek. Bahar olunca bir başka güzel oluyor BUMED’in bahçesi. Hele bir de tahtadan veranda kısmı varki, yaz akşamları orada oturmaya bayılıyorum. O tahta verandanın ucundaki masaya yerleşince, deniz bile gözüküyor. Şu zamanlarda yeşil yapraklar her tarafı sardığından deniz mavi bir noktaya dönüşmüş. Bir nokta bile olsa, oraya bakmak dinlendiriyor. Sonra bazı günler kalabalık oluyoruz. Birlikte bir şeyler yiyoruz, içiyoruz, gülüyoruz, konuşuyoruz. Atölye öncesi iyice havaya giriyoruz. Neyse işte, Cihangir’den çıktım yola. Kazancı yokuşunun devamından, (esas adını bilmiyorum), Dolmabahçe’yi Karaköy’e ulaştıran sahil yoluna çıktım. Kabataş yönüne döner dönmez bulutların güzelliği her zamanki gibi aklımı başımdan aldı. Nasıl da üç boyutlu görünüyorlardı. Devasa yığınlar halinde. Bana sorarsanız İstanbul’un bulutları  Kabataş’tan Beşiktaş’a uzanan yolda en güzel görünür. Çünkü sahil yoluna iner inmez hiç beklemediğin bir anda tüm heybetleriyle karşına çıkaverirler, sana tepeden bakarlar. Yağmur bulutlarıysa ağırlıklarını omuzlarında hissedersin. Yok eğer mavi gök, güzel gün bulutlarıysa hafiflikleri alır seni onların yanına çeker. Az kaldı öndeki arabaya bindiriyordum. İşte o zaman kendi kendime şunu dedim. Bir gün öleceksem eğer, bulutlara bakarken olsun.
Bir sonraki an’sa yine başka bir yerdeydim. Yazı atölyesine gidiyorum ya, aklım Munevar’lı Cevahir‘de. Tüm hafta boyunca ödevimi yapmamış, devamını yazmayı düşündüğüm öykü ya da roman her neyse işte onu ortada bırakmış olmanın verdiği suçluluk duygusuyla bu sefer bulutlar aldı beni Munevar’a götürdü. Bir anda büyük büyük büyük babam Cevahir oldum. Henüz çok gencim. Onbeşinde ya var ya yokum. Aklım fikrim muzurlukta. Çam ağaçlarının arasında yoluma devam ederken bir düzlüğe çıkıyorum. Havada koyu beyaz bulutlar, aynı Kabataş’ta gördüklerim gibi. Beşiktaş’a yaklaşırken dere kenarına geliyorum. Küçüklü büyüklü bir grup çocuk neşeyle oynuıyorlar, büyükçe olan kızlardan biri, sonradan on iki yaşında olduğunu öğreneceğim, paçaları sıvamış, ayaklarını dereye sokmuş. Çakıl taşlarının üzerinde bir sağ bir sol seke seke gidiyor. İşte diyorum Cevahir’in, ileride büyük büyük büyük annem olacak Dalfidan’la  tanışma sahnesi. Bu tanışma nasıl olsa acaba diye düşünüyorum. Önce Cevahir mi Dalfidan’ı, yoksa Dalfidan mı Cevahir’i görsün. Ya da diyorum Dalfidan’la olan karşılaşma, Cevahir Munevar’a girdikten sonra mı olsun. Yalnız her halukarda havada koyu beyaz bulutlar olsun. Belki de ikili bir karşılaşma daha uygun olacak. Diğer oyun oynayan çocuklar aniden gözüme fazla gözüküyorlar. Tekmilini birden görüntüden kaldırıyorum. Sonra bir bakmışım Dalfidan olmuşum. Karşıdan gelen Cevahir’i gözlüyorum. O zamanlar acar mı acar bir oğlan. Yok, olmaz acar olmasın. Yani hemen olmasın. Şimdilik sçları uzun ve keçe gibi olsun. Kız mı yoksa erkek mi olduğu öyle kolay bilinmesin. Ne zamanki saçlarını kısacık kessinler işte o zaman Dalfidan’ın gözüne takılsın.Yüreğini hoplatsın. Acar oğlan olsun.
Önümdeki arabanın durmasıyla ani bir fren yaptım. Gözlerim bir an için Munevar’dan kopunca, önümde duran boğaz köprüsünü ve araba denizini farkettim. Barbaros’u çıkıp Zincirlikuyu’dan Nisbetiye’ye girmek yerine Yıldız Teknik’in oradan köprü yoluna dalmış olduğumu anlamam bir saniye bile sürmedi. Telaşla geri vitese taktım. Bir baktım ki arkamda devasa bir otomobil ordusu var. Sanki Cevahir’le birlikte Mercidabık’tan yola çıkmışlar Çaldıran’a savaşa gidiyorlar da yollarını kaybedip kendilerini İstanbul’un incisinde bulmuşlar. 
Ben ki, erkenden yola çıkıp BUMED’in bahçesinde sakin sakin oturup şarabımı yudumlayarak Malkovich’in Disgrace filmini seyretmeyi planlıyordum, bir anda ne olduğumu şaşırdım. Geriye dönme ihtimali de olmayınca çaresiz adım adım köprüye doğru ilerledim. İlerledikçeyse içimdeki umutsuzluk dalgaları  tüm vücuduma yayıldı. Bilmem siz hiç yolunuzu şaşırıp yanlışlıkla birinci boğaz köprüsünü geçtiniz mi? Ben çok geçtim. Geriye dönmesi bir felaket. İlk çıkış beylerbeyi sapağı, sahile iner gibi yapacaksın sonra yeniden yukarı çıkacaksın. Soldan, yan taraftaki geri dönüş kulvarına bakıyorum. Onlar da adım adım medeniyete doğru ilerliyorlar. Ben dönüp gelene kadar daha kimbilir ne kadar tıkanık olur? Zincirlikuyu çıkışı da kapanır. Nisbetiye caddesi, Etiler desen, zaten Uçaksavar’a kadar paso tıkalıdır. Bir de Boğaziçi Üniversitesi’nin personel servislerine denk geldim mi, işim tamam olur. Yeme de yanında yat. Sonuç olarak inanılmaz bir moral çöküntüsü içine girdim. Hiç sevmem böyle duygu durumlarını. Aniden aklıma ikinci köprüden geçmek geldi. Evet, yolu oldukça uzatacaktım ama Nisbetiye trafiğini atlayarak neredeyse Hisar’ın yanı başından çıkacaktım.
Denizin dibini boyladıktan sonra ayaklarını hızla yere vurup yüzeye çıkarsın ya, işte öyle oldum bir anda. Hatta öyle bir süratle kendimi BUMED’de buldum ki, haftaya da aynı yolu yapsam mı acaba diye düşünmeye başladım. Zincirlikuyu ve Etiler’in trafiğine girmektense Şile’den dönerim daha iyi…
Reklamlar