>

Felekten çalınmış günlerden birirydi. Tarabya’ya gidilmesi gerekti. Dönüşte sahil yoluna sapıldı. Hem araba sürüldü hem aval aval manzara seyredildi. Arnavutköy mıntıkasına gelindiğinde çantada bir fotograf makinesi olduğu hatırlandı. Ve akabinde kaydedilen gecikme geri alınabilecekmişcesine olur olmaz fotograflar çekildi.

Bulutlar açısından mükemmel bir gündü. Yaşı yetişip de Heidi çizgi filmini yakalayabilmiş olanlar için söylüyorum: o filmde beni en çok etkileyen, içimde arzu uyandıran, keşke ben de Heidi olsaydım dedirten sahneler, küçük kızın Peter ile dağın yamacına sırt üstü yatıp bulutları izlediği anlardı.

Bazen sabah kalkar kalkmaz bir aksiliğin çıkması ve günlük rutinin bozulması, ardında çok daha farklı ve güzel deneyimlere yol açar. İşte bu fotografların çekildiği ginde böyle bir gündü.

Son aylarda hayatım fazla rutin olmaya başladı. Ev-Cevizli Biber-Ev üçgeni yedi bitirdi beni. En kötüsü de, çok sevdiğim arkadaşlarımın beni görmeye gelmesi. Görmeye gelmeleri, yemek yemeleri, sohbet etmemiz değil tabii ki sorun olan, ama o ayrılık anı yok mu o ayrılık anı, içimden keşke hiç gelmeselerdi diyorum. Kapıdan çıkıp gitmelerini birlikte geçirilen anları uzatabilirmişim gibi ya da bir gün ben de onlarla çıkıp gidebilirmişim gibi hüzün ve umutla seyrediyorum. Onlar seyir alanımdan çıktıktan sonra, ben de bir sonrakileri beklemek üzere yine mutfağıma dönüyorum. Kendime soruyorum. Nedir bu hiç bir şeyden memnun olamama durumu? Yine kendim cevaplıyorum. İnsanım, İnsan.

Şu an öyle bir durumdayım ki, hani bir aksilik çıksa da ben de farklı bir şeyler yaşasam diye gözlerimi dikmiş gökyüzüne bekliyorum. Neden gökyüzüyse?
Geçen hafta perşembe BUMED Yaratıcı yazarlık atölyesinin son oturumunu yaptık. Ekim’e kadar başka atölye yok. Biz yine tabii kendi aramızda toplanmaya çalışacağız. Bu işi ne kadar ciddiyetle götürebiliriz bilmiyorum.
Bu arada rutin dışı bir hazırlık da Cevizli Biber’de olacak. Edebiyat Günleri düzenlemeye uğraşıyoruz. Heyecanlıyız.
Reklamlar