>

Dün alışkanlıklarla ilgili kendimde gözlemlediğim bir takım şeyleri yazmak için oturdum. Sonra bir baktım ki uzun zamandır yazmaya yazmaya içimde öyle şeyler birikmiş ki… En ufacık bir çatlak yakalar yakalamaz dışarı çıkmakta acele eden sel suları gibi beyaz kağıdın üzerine döküldüydüler. Şimdi sıra geldi konuyu toparlamaya. Aslen ve esasen konu dağıtmak da üstüme yoktur. Konu toparlamaya gelince, elimden geleni yapıyor, kendimi geliştirmeye çalışıyorum işte. Bu yazı yazmak işi öylesine berbat bir şey ki, konuşurkenden bile beter. Fikir bombardımanına uğrama açısından diyorum yani… Şu anda bile, gönderinin birinci paragrafını daha yeni bitirmeye çalışırken, anlatacaklarımla uzaktan ve yakından ilgisi olan bir sürü farklı fikir kokularının giderek yükselen dalgalar halinde geldiğini hissediyorum. Bir konuyu toparlamanın en iyi yöntemi, yani bana kalırsa en iyi yöntemi, olayın taa en başından başlamak. Dolayısıyla ben de her şeyin başlangıcına dönüyorum.

Hafta başında Barbaros Point Otel’de gerçekleşen 4 günlük bir eğitimde çevirmenlik yaptım. Daha önceden de yaptığım bir işti. Eğitimin konusunu neredeyse ezbere biliyordum. Ancak her seferinde farklı detaylara takılıp daha bir gelişiyorum sanki.

Eğitimi veren kişiyle de dost olduk. Senede bir kaç defa birbirimizi bulunca seviniyoruz. Artısı, eğitime katılanlar, eğitimi düzenleyen firma vs, dört gün boyunca hayal dünyasında yaşayan, yine bana kalırsa her eğitim kendi içinde bir rüya ve gerçek dünya çok bambaşka, kendine özgü çekirdek bir toplum oluveriyoruz. Eğitim kabaca önce kendini tanı ki başkalarını tanıyasın ve doğru hizmet verebilesin felsefesini güdüyor. Belirli bir meslek grubuna yönelik. Dolayısıyla içinde bir takım skeçler, artık fıkra niteliğine yükselmiş ve hatta ve hatta kemikleşerek ötesine geçmiş bir takım eğlenceli insanlık durumlarıyla bezeli. Eğitimi veren kişi zaten çok şeker. Hani eğitim değil de, stand up şov yapsa inanın binlerce seyircisi olur. Bu arada kendime de pay çıkarmadan geçemeyeceğim. Katılımcılardan gelen yorumlara bakılırsa ben de bu eğitimi tüm duygularıyla, coşkusuyla ve ayrıca türk adet ve tabirlerine uyarlanmış bir biçimde, gayetle dinamik çeviriyorum. Ben mutlu olmayayım da kim olsun.

Gelelim alışkanlıklara. Eğitimin farklı bir bakış açısı getirmesi ve akabinde farklı iş yapma modelleri önermesinden dolayı, mesleği hali hazırda icra eden kişilerin bugüne kadar gelişmiştirmiş oldukları alışkanlıklar ve bunlardan sıyrılabilme kapasiteleri, istek ve arzuları ön planda. Belki de, diyor hocamız bu eğitimin en zor kısmı alışkanlıklardan vazgeçebilmek ve o farklı bakış açısını uygulamaya koyabilmek olacak. Haksız da sayılmaz yani… Dün dükkanda pilav yapmak gerekti. Hemen aldım bakır tencereyi elime, yağını koyayım, pirinçleri kavurayım falan derken aklıma aniden neden mikro dalgada yapmadığım geldi. Mikro dalgada pilav olur mu diyeceksiniz? Olur. Hem de öyle güzel ve çabucak olur ki. Düdüklü tencere kuru fasülye ve nohut için ne ifade ediyorsa, mikro dalga da pilav için aynı şeydir. 8 dakika 1,5 ölçü tane tane. 10 dakika 2 ölçü yapışık pilav. Pirinci, yağı, tuzu, suyu hepsini baştan cam tencerenin içine koyup kapatıyorsun. Dakikayı ayarlıyorsun. Kontrol etmek bile yok. Kaynayınca altını kısmak. Suyunu çekmesini takip etmek. Lazım değil. Onu orada unutun. Servis zamanı çıkartır, karıştırır, tabaklara koyarsınız. Dolayısıyla benim gibi aklı havada ve kendi hayallerinde yaşayanlar için ideal bir pişirme yöntemi. Asla yanmaz, dibi tutmaz. Yüzde 100 garanti verilir. Ben bu mikro dalgada pilav, makarna ya da bir sürü başka şey yapma işini Fransa’dayken öğrenmiştim. Farklı bir bakış açısı işte. Ülkeye döndüğümde bir müddet devam ettim. Sonra yine kadim alışkanlıklarıma geri dönmüşüm de haberim yok. Bu seferki eğitimden sonra bunu anladım işte.

Bu arada bazı alışkanlıklar da var ki sanki gelip geçiciler. Hani bu her sabah yazı yazma. Günde on beş dakika serbest yazı çalışma alışkanlığı gibi. Çok fazla yememe alışkanlığı. Dengeli beslenme alışkanlığı. Her gün iki saat yürüme alışkanlığı gibi. Bir kısmını böyle saydığım, daha ne kadar iyi ve işe yarayan alışkanlığım vardıysa bunların hepsi gitmiş. Geriye bana, beni bir un çuvalına benzetecekler kalmış.

Bu durumun biraz daha derinine inince şunu gözlemledim. İki tür alışkanlık var. Birincisi neredeyse doğuştan gelen alışkanlıklar. İster genlerden deyin, ister çevresel etkenlerden, kendiliğinden gelişmiş alışkanlıklar bunlar. Bir de sonradan görme tabir ettiğim belirli bir süre sonra edinilen alışkanlıklar var ki, bunlar her allahın günü sabırla ve kararlılıkla tekrar edilip uygulanmazlarsa anında yok olma potansiyeli gösteriyorlar. Ağaç yaşken eğilir hesabı. Parantez içinde: bazı firmaların neden illa yeni mezun tercih ettikleri işte bu alışkanlıkların yapısında gizli. Okul bittikten sonra yapılan ilk iş seçiminin neden çok önemli olduğu ortada. Mezun olur olmaz hemen bir işe girmeyip beklemenin aslında kayıp olmadığı, ilerideki kazançlara kapı açtığı söylenir ya, işte bu yüzdendir. Tabii bu bekleme sürecinin nasıl geçirildiğine de bağlı ya…

Bu konu çok uzadı. Amacından saptı. Benim gerçekte söylemek istediğim şu ki.
YAZI YAZMA VE SAHİLDE YÜRÜME ALIŞKANLIKLARIMI ÇOK ÖZLEDİM. ONLARI GERİ KAZANMAK İSTİYORUM.

Yarın ağaçlardan bahsedeceğim. Bu da yeni bir türük. Konuyu önceden söylersem sanki To Do list yapmış gibi olur ve sanki müdürümü arkamda hissederim ve sanki yarın erken kalkıp, ilk iş olarak yazarmışım gibi geldi aniden.

Reklamlar