>

Bu koskoca evrende yalnız olmadığını anlamanın bir sürü yolu olsa gerek. En basitinden cep telefonuna gelen çağrı sayısı, e-mail trafiği vs… Bana gelinceyse, beni bana yalnız olmadığımı hissettiren anları sadece filmlerde ve kitaplarda bulabiliyorum. Garip değil mi? Yalnızlığa çare deyince insanoğlunun aklına yine başka bir insan ya da hiç olmadı bir hayvan gelir. En azından evde bir ses olsun misali… Gelin görünki, bu durum ben de böyle değil. O sesi kitaplarda ya da filmlerde duyuyorum, ben.

Dün akşam Meryl Streep ve Amy Adams’ın Julie&Julia filmini seyrettim. Julie Amerika’lılar için Fransız Mutfağı üzerine kitap yazmış bir aşçı, ev kadını, yazar ne derseniz deyin. Kocası ateşe olduğundan dört senede bir oradan oraya sürükleniyorlar. Julie Paris’e gelene kadar ne yapacağına bir türlü karar veremiyor. Şapkacılık kursu, briç dersleri dahil her şeyi deniyor. Hiç bir şey kesmiyor. Bir gün lokantada yemek yerlerken kocası soruyor peki sen en çok neden hoşlanırsın? Yemekten diyor gülerek, Julie. Buraları öyle bir tanıdık geldi ki bana anlatamam. O andan sonra Julie, Cordon Bleu olmaya karar veriyor. Fransa’da en makbul aşçılık okulunun mezunlarına verilen bir isim. O dönemlerde kadın Cordon Bleu hiç görülmemiş bir şey. Meslek erkeklerin elinde. Bir de bu kadın Amerikalı olunca iyice aptal muamelesi görüyor. Julie her şeye rağmen mezun olmayı başarıyor. Hatta daha sonra, 1960’lı yılların başında televizyonda mutfak dersleri bile veriyor. Kendi ülkesine döndüğünde Fransız mutfağını bilmeyen Amerikalılara tabii.

Filmde, bir de bu öyküye paralel giden ve günümüzde geçen Julia’nın ki var. Julia, 11 eylül’den sonra geride kalanlara telefonla destek veren bir organizasyonda, oldukça mutsuz bir şekilde çalışan, genç evli, 30 yaş bunalımına sürüklenen bir kadın. Hele ilk başlarda gazetede senin öykünden bahsetmek istiyorum iznin var mı diye sorup, sonra KAYIP JENERASYON başlığı altında Julia’nın fotografını yayınlayan ve 30 yaşında hala bir baltaya sap olamamış bir nesilden bahseden makalesini döşeyen sevgili bir arkadaşının kazığından sonra iyice derinlere saplanan bir kadın. 30 yaşında bir baltaya sap olamamak hatta 50’ye yaklaşırken bir baltaya sap olamamış hissetmek de bana hiç yabancı olmayan kavramlar. Bu arada baltaya sap olmak derken ima edilen, genel müdür, CEO seviyeleri falan… O mevkilerde gözü olan düşünsün dese de Julia ve ben, yine de etkilenmemek elde değil. Baltaya Sap Olma kavramının algılanması üzerine düşüncelerim de başka bir yazı konusu olsun. Neysem bu bizim Julia bu iki sıkının arasında yazar olmayı denemiş, her ne kadar sevgili kocası sen yazarsın dese de kendini olamamışlığına inandıran, bir romanın yarısına kadar gelmiş ve bir türlü bitirememiş, ayrıca başladığı hiç bir işi bitirememiş burası da bana çok tanıdık geldi, dinginliği ancak ve ancak yemek yaparken yakalayabilen ama pek de becerikli olmayan bir kadın. Bir akşam kocası ona blog yazsana diyor… işte burada benim öyküyle farklılık gösterdiği yer burada başlıyor. Aslında çok da değil çünkü ona da bir sürü kişi deli gözüyle bakıyor, blog yazmasını tasvip etmiyor. Taa ki blog popüler olmaya başlayana kadar…

Filmi seyrederken Julie’nin öyküsünde, iki sene önce blog yazmaya başlamış kendi halimi gördüm. Yemek tarifleriyle başlamış sonradan işi çala kaşık aklıma ne gelirse yazmaya dökmüştüm. Uzun müddet devam ettirdim. Her gün bir şeyler yazdım. Sonra nedense son günlerde bir sürü şeyi bahane ederek bozdum. Halbuki filmde Julie de aynı benim bir zamanlar yaptığım gibi saati sabahın beş buçuğuna kurarak kalkıyor ve önce yazısını yazıp sonra gününe devam ediyor. İşte bunu görmek bana o günlerdeki paylaşma heyecanımı hatırlattı. Blog yazmaya başladığım zamanlar Beyaz Tavşan’ın tembellik üzerine yazdıkları bana çok yardımcı olmuş ve her güne bir yazı şeklinde hedef koymamı sağlamıştı. Başladğı hiç bir işi bitiremeyen, bitirmeyen bir kadın olarak nam salmış Julie de kendisine bir hedef koymakla başlıyor işe. Bir sene içinde 365 yazı ve 564 tarif yapacağım diyor. Onun girişimi çok daha zorlu aslına bakarsanız. Bu blogun başlarında ben de tarifleri yapıp deneyerek yazıyordum, inanın müthiş bir zaman yatırımı gerektiriyor.

Kıssadan hisse, fazlaca uzamadan yine her yeni güne bir yazı hedefime geri dönüyorum. Benimki de biraz zorlu olacak. Çarşambadan sonra Kuşadasından sesleniyor olacağım. Şu an bir kaç günlüğüne İstanbul’dayım. Ah güzel rahatlık, teknoloji ve kültür şehri seni çok özleyeceğim. Hem de hala benim netbook’a bir çare bulamadım. Virüs içinde yatıyor. işimi onun bunun bilgisayarından halletmeye çalışıyorum. Şimdilik bu kadar. Darıca Hayvanat Bahçesine doğru yola çıkıyoruz. Uzun zamandır gitmemiştik. Bu sıcakta iyi gelecek. Eminim.

Reklamlar