>

Tatildeyim tatilde… Hayat çok zor. Tüm yaptığım elimde kitap, bir şezlongtan diğerine geçmek. Kendimi suya atıp serinlemek. Bodrum’daki yazlıkçı arkadaşımdan duyduğum bu cümle çok çekici gelse de iki saat içinde sıkıntıdan patlayacağım kesin. On dakika bile kıpırdamadan uzanabilmek için, insanın içinde huzur olması gerekir huzur. O da ben de yok. Her ne kadar dış görünüşüm böyle bir şeyi uzaktan yakından akıla getirmiyorsa bile içerinin durumu bu. Söylemedi demeyin.

Dün bir arkadaşım telefon açtı. Ben de temizlik yapıyorum. Yazlıkçı olunca malum, otelde kalmaya benzemiyor. Parantez içinde; şu kadın kısmısı temizlik, yemek, bulaşık, çamaşır, çocuk bakımı, fatura ödemeleri gibi olmazsa olmaz ama bir o kadar da sıkıcı işlerden niye bir türlü kurtulamıyor anlamıyorum. Yeryüzündeki insan cinsi arasındaki iş böümü neden bu şekilde yapılmış, pek aklım ermiyor. Tamam. Hadi diyelim çocuk doğurma işini doğa ana (o da neden anaysa) düşünmüş taşınmış, gerçi çok da düşündüğünü zannetmiyorum ya, kalkmış kadınlara vermiş. Onu anladım. Mecburen de kabul ettim. İstersen etme, başka şansımız var mı ki? Peki çocuk doğurma işinin yanında o yukarıda saydığım güzelim görevlerin paylaşımını kim yapmış. Büyük ihtimal Adem oğulları. Polisiye dizilerde derler ya hep, öncelikle fayda sağlayanlar kim onları bulmalı. Zamanın Havva kızlarını şiddetle kınıyorum. Seslerini çıkarmadan bu iş bölümünü kabul ettikleri için. Ya da acaba bu Havva kızları, “Aman Adem, canım Adem sen yorulma ben yapayım her şeyi, sen ye iç yat koçum” diyecek kadar kaltak mıydılar acaba? Bir de hani güç sorunu var, baskı var diyeceksiniz. Şimdi ki zamanda anlarım ama ilk zamanlarda diyelim Adem Havva’yı dövdü. Ulan Havva tüm yemekleri sen yapıyorsun. Bulamadın mı zehirli meyveyi Adem’i zehirleyesin. Böylelikle Doğa anayı’da çelişkili ve zorlu bir seçimle karşı karşıya bırakmış olurdun. Birinci seçenek: Başka Adem olmadığından insan soyunun tükenmesi. Faydası, Zararı nedir incelemek lazım. İkinci seçenek: Havva’ların Adem olmadan insan soyunu devam ettirmeleri ki bunun da adına insanoğulları değil İNSANKIZLARI denirdi. Ve biz hepimiz İNSANKIZI soyundan olurduk. Bir üçüncü seçenek daha aklıma geldi: Adem’i baştan yaratmak:)

Neysem, ben yine temizliğime döneyim. Kovam elimde, ev üç katlı, yukarıdan başladım, sile sile aşağıya doğru iniyorum. İçimde bir telaş. Biran evvel bitse de denize mi ineceğim, kitap mı okuyacağım, yoksa güzelliğime güzellik katmakla mı uğraşacağım ya da aylık dergilerimi mi elime alacağım bir türlü karar veremiyorum, ama bir mucize olsun ve biran evvel bu iş bitsin istiyorum. İşte ben öyle dalmışım ikinci kata geldiğimde telefon çaldı. Baktım sesi aşağıdan geliyor. İndim açtım. Başta da dediğim gibi arkadaşım. Çok sevindim. Hatta Taksim civarlarındaymış, Cevizli Biber’e bana gelecekmiş. Ah, dedim şeker. Ben tatildeyim. Parantez içinde; dükkanı ve sevgili ortağımı ve ayrıca bazı bir takım sevgili müşterilerimi çok özledim. Bu arada yapılacak en doğru iş, dur ben seni biraz sonra arayayım demek olurdu, ama bakın ben ne yaptım? Öncelikle konuşmak istiyorum. Ama biran evvel şu silme işini de bitirip kurtulmak istiyorum. Olacaklar şimdiden tahmin edildi değil mi? BİR tek BEN TAHMİN EDEMEMİŞTİM O ZAMAN. Telefonu kulağıma kısıtrdığım gibi dosdoğru ve gerisin geri ikinci kata çıktım. Bir yandan konuşuyorum, kah dinliyorum, bir yandan da merdivenleri siliyorum. Keyfim yerinde. Son dönemece geldiğimde, üç katlı yazlığın merdivenleri fener basamakları gibi döne döne iner, ben daha ne olduğunu anlayamadan, belki de terden dolayı, eeh ne olsa güneye çeyrek kala bir yerde bu yazlık, bir şeylerin kayıp aktığını hissettim. Cup sesiyle kendime geldim. Omuzum hala kulağıma doğru yapışmış vaziyette ama bir de baktım ki artıkın aralarında telefonum yok ve ayrıca arkadaşımın sesini duyamıyorum.

Var ya, böyle olaylara inanılmaz kızarım. Bir an önce elimde olan, sahibi olduğum telefon yok. Arkadaşımın sesini duyarken aniden sessizlik ve hüzün basmış. An’ı geri alamamanın vermiş olduğu o öncelikle şaşkınlığı, kızgınlığı, çaresizliği nasıl anlatayım? Neye benzeteyim? Nasıl yani? oldum. Cevabını ancak bugün burada verebiliyorum. İşte böyle. Sonra bir de başka bir durum daha var. Bu türden olayları çabucak atlatamama sendromu. Olduklarına inanmama durumu. Devekuşu Sendromunun bir başka benzeri de denebilir. Hani vardır ya, hiç bir şey olmamış gibi davranma durumları işte bunlar… Ya da Kesik Bacak Sendromu diyeyim. El, kol ya da bacağı kesilen kişi, o kesilen uzvunun yerinde olduğunu sanırmış ya… aynen öyle.

Neredeyse ay olacak, bilgisayarım çöktü, ben hala O varmış da ben kullanmıyormuşum havasındayım. Kaybolan tüm yazılarıma ve fotograflarıma bir gün yine ulaşabilecekmişim gibi planlar yapıyorum Şu yazıyı düzeltirim… şu fotografı bloga koyarım, vs, vs…  Cep telefonu mevzuuna gelince de durum aynı. Yok Banu’yu arayayım, yok Ayşe’ye haber vereyim, yok bilmem kim ne yaptı bir sorayım.

Heee, Hoooo, nereyi ve kimi arıyorsun sen Kunegond, sanki elinde kalan numara var da. Yok işte yok. Cep telefonun ve bilgisayarın yok. Hiç kimsenin iletişim numarasını bilmiyorsun. Yeryüzünde tek başınasın. Point. Final. Yani Nokta ve Bu kadar anlamında. Bu arada tek başına olmak ne mükemmel olurdu ya… İstediğin yere yerleş. İstediğini al, giy, kullan. Lunapark’ın tümü sana ait. Kuyruk beklemek yok. Bin ve git. Ancak ruh çağırmak baki olsun. Ve ruhlar her çağrıldıklarında gelsinler. Yoksa sıkılırım.

En son iki işi bir arada yaptığımda, iki hafta önce, yani hem telefonla konuşup hem de Susurluk’tan Bandırma’ya doğru araba sürmeye çalıştığımda Bandırma feribotunu kaçırdım. Neden? Çünkü kayboldum da ondan. Bir baktım hiç tanımadığım tarlaların arasından geçiyorum. Tarla da tanınır mı diyeceksiniz ama ben bu yolu o kadar çok gidip geldim ki, her bir tarlayı en minik taşına kadar ciğerimin içi gibi biliyorum. Desem de inanmayın. Neysem, sonra bir inat yaptım. Feribotla aynı saatte eve varacağım diyerekten ve yemedim, içmedim, dur durak demedim, yılmadım. Bursa ve Yalova üzerinden eve vardım. Sadece yarım saatlik bir gecikmeyle.

Bu arada bana faydası şu oldu:
ASL’OLAN VARACAĞIM YERE GELMEK DEĞİL, YOLCULUĞUN TA KENDİSİYMİŞ.

Reklamlar