>

Kertenkele gibi güneşe yatıp uzanmak yerine şemsiye altına saklanıp ızdırap içinde kitap okumaya çalışan birini görürseniz eğer işte o benim. Madem denizi güneşi sevmiyorsun neden deniz kenarındasın o zaman şeklinde bir soru akla gelebilir tabii. İnanın bilmiyorum. Tatil muhakkak ve muhakkak deniz kenarında olur, yoksa olmaz. Dinlenilmez. Diye biliyorum. Yoksa yanılıyor muyum? Bu sözler her hücreme öyle bir kazılmış ki söküp atamıyorum. Geçen sene İstanbul’da kalmayı denedim. Prensip olarak daha mutlu bir tatil geçirdiğim aşikar. Daha dinlendim. Kendimi dinledim. Yine de yarım  kalmışlık duygusu oldukça baskındı. Bu sene aksine bir kararla yeniden İstanbul’dan uzaktayım.
Dün Kuşadasına inip ilk gördüğüm cep telefoncudan 99 liraya LG marka çocuk oyuncağı tipinde bir alet aldım. Dün akşam saat sekiz suları gibi (bu suları lafına da kıl olurum) ulaşılır duruma gelmiştim. Ancak bana ulaşmak isteyen yoktu. Yarım saat kadar bekledikten sonra Sim kartımda kalan bir iki numarayı çaldırayım dedim. Bunlardan biri kız kardeşim, diğeri de kocam. Hani diyeceğim ki bir arayın beni de şu meretin çağrı sesini duyayım. Çaldırıyorum, çaldırıyorum açan yok. Başka birilerini arayayım bari diyerekten, demişler ya insana en yakınlarından fayda olmaz, tekrar SIM kartını şöyle bir kolaçan ediyorum. O da ne? Buzdolapçı Bayram, eski apartmanın görevlisi Aslan, beni işten atan son müdürüm ve onun şöförü, Kiki’nin çocuk doktoru (ama her zaman götürdüğüm değil, arada bir bizimki tatile gittiğinde götürdüğüm), nereden tanıdığımı hiç hatırlayamadığım Dursun diye biri, Kuşadasındaki Aygaz Bayii, Kiki’nin okul sekreterlik telefonu. Ulan dedim kendi kendime yalnızlık ne kadar güzel, oh ne iyi, keşke dünyada tek kalsam falan, lay lay lom dermisin işte al sana gerçek yalnızlık. Ara bakalım Aygaz bayiini, bir hal hatır sor bari. O sinirle telefonu kapattım, masanın üzerine koydum. Karşı komşuya yemeğe gitmişiz. Ne oldu falan diyorlar? Ne diyeyim şimdi. Yok bir şey diyorum. Bir numaraları kolaçan edeyim bakiim yerlerinde duruyorlar mı falan geveledim. Neyse, bir müddet sonra iğrencinden iğrenç bir melodi, nasıl anlatsam önceleri çok bir derinden sonraları canhıraş bir şekilde o güzelim yemek masasına yayıldı. Tanrım hiç böylesini duymamıştım. Tüm tüylerimi diken diken etti. Halbuki benim kırmızı Nokia’m, Kiki’nin hediyesi öyle güzel çalardı ki, tüm dünya alem, biraz abarttım tabii, benim telefonum olduğunu bilirdi. Arayan kızkardeşim, taa Belgrad’lardan çağrımı görmüş, sevindirik oldum. Tam kapattım, canım kocacım, caddede dolaşıyormuş duymamış. Ancak telefon öyle bir çalıyorki neredeyse aradıkları için yüzlerine bağıracak durumdayım. Kendimi zor tutuyorum. O kadar belli etmişim ki, yemek ortasında yaa bunun bir çözümü vardır, başka bir zil sesi seçeriz laflarıyla telefon elden ele dolaştı. Ve malesef hiç bir sonuç alınamadı. Yani anlayacağınız öyle bir alet almışım ki, gerçek oyuncak cep telefonlarında bile en az 5 farklı melodi var. Ama bunda yok.
Neyse şimdi bu telefonun hakkını yemeyelim. Eve geldiğimde farkettim ki FM radyosu varmış. Hemen Power FM’e baktım, mükemmel çekiyor. Bahsetmiş miydim bilmem ama ben bu Power FM’e gayetle takıkım. Sadece ve sadece arabada dinleyebiliyorum. O da yine sadece ve sadece İstanbul içinde olmak koşuluyla. Ne evdeki radyo, ne de satın aldığım binlerce walkman tipi seyyar radyo, hiç biri çekmiyor. En son satıcının binbir yeminle valla çeker abla, bu Sony bu, her şeyi çeker alimallah demesine rağmen, iki günde beynimin içi cızırtı dolduğundan rüyalarımda bile cızırtı görmeye başladığımı hiç unutmam. Yani diyorum ki en azından o çok istediğim radyoya kavuştum. Benim eski kırmızı paramparçaydı, ancak lastikle ve seloteyple tek parça halinde tutabiliyordum ama öyle güzel çalardı ki… ah, ah. Çalgısına kurban olduğumun telefonu, arkandan yas bile tutamadım, gömüp atamadım, pamuk prensesin cam fanusuna koyup çalışma masama yerleştireceğim.
Her şeye rağmen bu dandirikten cep telefonunun ikinci en güzel olayıysa, bu sabah beni saat 6.30’da uyandırmış olması. Tabii şu çalgı meselesi yüzünden biraz sinir bozukluğu içinde uyandım ama bir iki sayfa bir okuyunca geçip gidiverdi. Tatil, tatil neden sabahın altı buçuğunda ayağa dikildim? İkinci değişmez denklemlerden biri de, bu tatilde erken yatılmaz, erken kalkılmaz sendromu. Tatili düşündükçe nasıl perişan olurum anlatamam. Kış çıkıp da baharı yarıladık mı tatil geliyor titreşimleri var ya işte bu saydığım bir takım sabit belirlemelerden dolayı beni depresyona sokar. Ancak Eylül ayı gelip de kendi ritmime döndüm mü, rahatlar, dinlenirim ben.
Neysem bu sefer bir arpa  boyu daha yol almış olduğumdan (hani kitap okuyorum ya, her bir kitapta, bazen bir kaç kitapta bir, bir arpa boyu yol alıyorum ya) başka bir düşünce boyutuna geçiverdim. Dün akşam kendi kendime dedim ki Kuşadasındayım tamam, ama neden İstanbul’daki alışkanlıklarıma devam etmeyeyim ki? Sabahları küp gibi uyuyorum sekizlere kadar, ondan sonra da bütün gün saklanacak delik arıyorum. Dolayısıyla bugün şu anda, şu saatte, aynı İstanbul’daki gibi tek başına olup yazıp çizmenin zevkini tadıyorum. Öyle özlemişim ki, kalemim düştü. Belki yarın sabah 6’da kalkarım. Hem bu saatte hava gri ve puslu oluyor bu dağların eteğinde. Her zaman demişimdir zaten Londra tam bana göre bir şehir. Hayattayken gidemedim bari ölünce küllerimi Thames nehrinden savursunlar. Aslında İrlanda’yı tercih ederim. Kararsız kaldım. Yarım yarım paylaştırmak en iyisi galiba. Yok yok … yine de yarıdan biraz fazlası, sakın dörtte üçe kaçmasın, İrlanda’ya, dörtte bir Londra’ya, geri kalanlarda İngiltere’nin başka yerlerine dağıtılsın.
Reklamlar