>

Muhakkak yazmışımdır. Bana göre yeni yıl Eylül’de başlar, yağmurla birlikte tüm umutlar da yeryüzüne dökülür. Her ne kadar Pandora kutusunu açar açmaz, ah ben ne yaptım korkusu ve pişmanlığıyla ve büyük ihtimalle kutuyu hemencecik kaparsam belki her şey eski haline gelir, hiç yaşanmamış olur saf düşüncesiyle şak diye kapatıp tüm umutları içine hapsetmiş olsa da… 

Bu sene farklı bir sene. Eylül’ün yeni yıl olduğu ve dolayısıyla yapılacak yeniliklere biran önce başlanması gerektiği göz önüne alınırsa, öncesindeki düşünme ve taşınma işlemlerinin gerçekleştirilmesi mantıklı olarak ağustos ayına düşer. Ancak ve ancak, dediğim gibi bu ağustos ayında hiç bir şey düşünmedim, düşünemedim. Desem yalan olur. Düşünmek istemediğimi düşündüm. Bu da demektir ki ben gerçek bir tatil yaptım. Tabii bu durumun da ufak tefek de olsa arızası var. Beyin işlev itibariyle düşündükçe düşünen düşünmedikçe hiç ama hiç düşünmeyen ve hatta düşünmenin ne demek olduğunu bile unutan bir organ. Açıkcası kırmızı balık hafızasına sahip. Nöronlar arasındaki gerekli bağlantıları defalarca kurdunuz kurdunuz, yok kurulmadıysa eğer, çapa bile atsanız yakalayamazsınız. İşte benim durumum da böyle bir şey. Düşünmeyi yeniden öğrenmek gerekiyor. Dolayısıyla doğru dürüst yazı yazmaya da sonrasında başlayacağım. Yine de beynim paslandı bari elim paslanmasın hesabı zırvalamaya devam ediyorum. İpucu vereyim. Kuşadası bu sene çok nemliydi. Dolayısıyla pas seviyesi biraz fazla.

Diyeceğim şu ki, dün itibariyle yeni yıla girdim. Bu sene farklı olarak her gün yazı yazacağım, bir roman bitireceğim, tüm filmleri göreceğim, bütün klasikleri hatim edeceğim, kutsal kitapları okuyup bilgileneceğim, mitolojiyle ilgileneceğim, Tarot baknmayı öğreneceğim ki ben bunu en az 5 senedir niyet ediyorum ve daha hala bir kutu kart almış bile değilim, Roma’yı göreceğim, zayıflayacağım, vs türünden hiç bir karar almıyor ve kendimi hayatın akışı içerisine bırakıyorum. Tutamadığım sözler vermekten bıktım. Bu seneki sözüm söz vermemek.

Bir zamanlar tanıdığım bir teyze vardı. Nedense ben ondan bir şeyler için hep izin almak zorunda kalırdım. Galiba o teyzenin torunuyla benim aramda bir çıkar ya da arkadaşlık ilişkisi ya da ikisi birden vardı. Fakat bu teyzem bir türlü planlı programlı olmayı sevmezdi.

Ben sorardım:
Teyze, Perşembe akşamı Melahat bize gelebilir mi?
Bakarız çocuğum, nasipse gelir niye gelmesin.
Ben yine sorardım:
Teyze, olur mu demek şimdi bu. Anneme haber vereyim mi, yani?
Hele bir Perşembe gelsin de, nasipse bakarız inşallah.
Teyzenin verdiği cevaplardan içim kavrulur, kurur, zaten kısa olan boyum daha da bir kısalırdı. Hele bir de günlerden Pazartesiyse, taa Perşembe’ye kadar beklemek bana zul olurdu. Aslında zul olan bekleme süreci değil, çünkü nasılsa çocukken zaman bir şekilde çabucak geçer ve ben oyalanacak binlerce şey bulurdum, asıl beklenecek zamanın çok zul bir süreç olacağı düşüncesi bana en zul gelirdi.

Fotograftaki vapura gelince, işe vapurla gitmeye devam ediyorum. Öyle keyif ki anlatamam. İster oku, ister karakter analizi yap. Çok yakında kişilik testlerine de el atacağım. Romandan önce doğru meslek seçimi el kitabı gibi bir şeyler mi yazsam ne?

Reklamlar