>

Çarşamba sabahı soluğu kuaförde aldım. Hışımla girdim içeriye. Yer buyur ettiler. Yok dedim. Önce bana hangi marka boyayı kullanıyorsunuz çabuk onu söyleyin de, ona göre oturayım. Şaşkın şaşkın suratıma bakarlarken bari dedim aklımdaki baklayı kusayımda cevaplamak daha kolay olsun. Bakınız dedim, şu saçlarımdakine uygun, hatta bir ton daha koyusu, çünkü iki ay deniz ve güneşte kalınca Hipo’ya ya da İzmir’lilere atfen Klorak’a bastırılmış iç çamaşırı rengine dönerler, Majirel, var mı yok mu? Bilmeyenler için parantez içinde Majirel, L’Oréal’in kuaför hizmetine sunmuş olduğu ve öyle marketlerde falan satılmayan bir tüp boyadır. İsmi üstünde, fransızca sihir anlamına gelen Magie kelimesinden türetilmiştir. Sihirli pigmentleriyle saçların hem rengini değiştirir hem yumuşacık yapar. Amonyak içerse bile. Çünkü hem boyar, hem bakım yapar. Hem de öyle böyle bakım değil. Biran kendimi reklam metni ya da basın bülteni yazıyor sandım. Yok, yok anılarımı anlatıyorum. Fırça gibi biraz kalın ve dolgun saçları olanlar için bu çok önemli bir özellik olmayabilir, ama benim için birinci dereceden. Uzadıkça incelerek kendi kendine kopan bir saç cinsim var. Ve tabii tahmin edildiği üzere Rapunzel saçlarına sahip olmak en büyük arzum.
Bu arada yaz gelmeden önce tüm Cihangir’i dolaşıp hangi kuaför L’Oreal kullanıyor, hangisi kullanmıyor bakmıştım. Salonların dış görünüşlerine göre bir uygunluk sıralamam da var. Yani koşarak salondan içeri girdim dediysem öyle rastgele değil. Çok pahalılarına bütçem yetmez, zaten yetse ve bana yakın olsa inanın Metin Bahçecik’in Akmerkez salonundan dışarı adımımı atmam. Bu arada parası yetenler için bu salonu kesinlikle tavsiye ederim, verilen her kuruşun karşılığı hizmet, moda, yenilik, güvenilirlik ve güleryüz olarak tepe tepe alınan bir salon, üstelik de tam bir L’Oréal’ci.
Cihangir’deki salonun sahibi, ya da sabahın köründe en kıdemli görünen kişisi, var abla  Majirel, olmaz mı deyince şöyle bir oh çekerek ilerledim ve koltuğa oturdum. Eh, haliyle onlar da rahatladılar. Fakat aniden aklıma başka bir soru geldi. Neden? Çünkü bugüne bugün yaklaşık 18’imden bu yana saçlarımı boyatırım ve deneyimim çoktur. Kuaförler kokteyl yapmasını seven kişilerdir. Tamam. Ben de kokteylleri severim. Ama vişne suyuna brokoli özü katılırsa nefret ederim. Yine konuya yabancı olanlar için açıklık getireyim, brokoli özü burada boyanın çalışması için pigmente katılan başka marka bir oksidan krem oluyor. Halbuki boyayı ve oksidanı aynı marka kullanmak lazım ki, marka vaadini yerine getirebilsin. Bu kadar basit aslında. Saçını Majirel’le boyatıp memnun kalmayanlar bilin ki kokteylinizde brokoli özü vardı. Peki ben bu konuları bu kadar detaylı nereden biliyorum? Bir zamanlar L’Oréal’de, hem de kuaför ürünleri bölümünde çalışmışlığım vardır. Peki bu firma benim güvenimi nasıl oldu da böyle kazandı? Onu da anlatayım.
Dedim ya ben 18’imden bu yana saçlarımı kah boyarım, kah kına yaparım, kah başka şeyler yaparım. Yani sürekli oynar dururum. Ama asla sarışın olmadım, yani olmazdım. Sonra günlerden bir gün, bir kuaför beni kandırdı. Allem etti, kallem etti, çok güzel olacağıma inandırdı ve saçlarıma o naakıs rengi sürdü. Renkten evvel, bir de açma işlemi yaptı. O günü hiç unutamam. Bana bir fular uzatsalar ve al başını bağla deseler, vallahi de, billahi de bağlardım.
Ben ağlamaklıyım. Beni baştan yarattığına inanan kuaför hüznüme pek anlam verememekle birlikte, çünkü onun gözünde o zamanlar gencim güzelim ya böyle değilim tabii sarışın bomba olmuştum, bana bu göz meselesi, gözünün alışması gerekiyor gibi klasikleşmiş seçme saçmalardan bir demet sıralamaz mı… Ben diyorum, kulun kölen olayım, ne olursun, içinde şu kadarcık insaniyet varsa, saçlarımı eski haline getir. O diyor olmaz. İşlem gördü bu saçlar. Şimdi üstüne bir daha boyarsam kopar elimizde kalır. En az 15 gün, bana sorarsan 1 ay beklemen gerekir. Diyorum ki, bak kardeşim. Yarın benim iş görüşmem var. Bu halde gidemem. O bana diyorki gidersin, bal gibi gidersin. Hem de seni anında işe alırlar, benden söylemesi. Bir de makyaj yaptın mı, Marilyn Monroe yanında solda sıfır kalır. Ah, diyorum keşke öyle olsa. Ben Marilyn’in hatlarına sahip olsam, hala orada burada iş aramakla uğraşır mıyım, sanıyorsun? Artist olurum ayol.
Baktım iş olacak gibi değil. Çıktım o salondan hemen civardaki başka bir salona girdim. Dedim, beni acilen esmer yap. Kuaförün bana şöyle bir bakmasıyla, imkanı yok valla saçların elimde kalır. Daha yeni açılmış bunlar, demesi bir oldu. A-ah, hiç de bile kalmaz. O senin hüsn-ü kuruntun. Ben hep sarışındım. Sıkıldım artık esmer bomba olmak istiyorum, desem de… ne onu, ne de ondan sonra girdiğim diğer bir kaç salonun kuaförlerini inandırabildim. İnandığım tek şey vardı, o da tüm kuaförlerin gizli bir haberleşme örgütü üyesi oldukları. Daha ben salona girmeden saç geçmişim hakkında tüm bilgileri elde ediyorlardı. Tabii sonra bunun meslek sırrı olduğunu anladım. Birincisi ben farkına varmasam bile daha 3 metre öteden amonyak kokuyordum. İkincisiyse kuaförler bir saça baktılar mı, o saçın 10 kat derinine inebilecek hassaslıkta tarama becerisine sahiptirler. Saçınızda daha önce ne vardı diye sormaları sizin yalan söyleyip söylemediğinizi anlamak içindir haberiniz olsun. Karakter tanıma testinin bir parçası. Sakın kuaföre yalan söylemeyin. Bir daha sizi hiç dinlemezler.
Ben o akşam ağlaya zırlaya eve gittim. Bildiğim tüm türban bağlama tekniklerini denedim. Hiç birinden memnun kalmadım. Son bir çare saçlarımı yıkadım. Hani bazen yıkayınca renk daha iyi oturur ya, ya da çok kısa kesilirse çabuk uzasın diye günde 5 kere yıkanır ya, benim içimde de işte öyle bir umut. Renk oturmasa bile, belki uzar da diplerden o güzelim esmer saçlarım çıkar, en azından bir derinlik oluşturur umudundayım. O zamanlar dipleri koyu bırakma modası da yok. Dolayısıyla benimkiler taa derinin içine kadar sarıya dönüşmüş durumda. Hani uzasa da sarı sarı çıksa ve ben doğal sarışına dönmüş olsam şaşırmayacağım.
Girdim banyoya yıkadım. Yıkamamla birlikte o saçlar, keçeleşmiş koyun postu gibi olmaz mı. Bu cümleden sonra soru işareti mi konacak, ne konacak bilemedim. Okuyanlar arasında dilgisi öğretmeni olan varsa ve bir zahmet öneride bulunursa çok sevinirim.  Felaketime felaket katıldı. Ertesi gün L’Oréal’de iş görüşmem var. Saçlarım sarı ve yoluk yoluk. Değil sarışın bomba, evdeki kedinin hiç durmadan tırtıkladığı Nako yün yumağını kafama takmış gibiyim. Başa gelen çekilir deyip,  ağlamayı kesip, gözlerime şişmesinler diye çiğ patatesler ve dolaptan çıkmış serin salatalıklar bağlayıp yatağa yattım. Ertesi sabah erkenden kalktım soluğu yine kuaförde aldım. Bu sefer fön için. Şu fönü kim icad ettiyse aklıyla bin yaşasın. Gerçi şimdi çoktan ölmüştür ya, neyse. Saman çöpünden süpürgeyi bile ipeksi saten kumaşa dönüştürür uzman elinde çekilen fön.
Gelelim iş görüşmesine; o da başlı başına bir olay ama yazı çok uzadığından inşallah başka bir sefere anlatacağım. Kıssadan hisse; ne oldu ne bitti bilemiyorum. Ama ben bu saçlarla yaptığım görüşmelerden neredeyse çıkar çıkmaz işe alındım ve iki gün içinde de başladım. Hemen ürün eğitimine girdim. Ürün eğitimi demek firma içi bir kuaför salonu demek. Yani kuaförde yapılan her türlü işlem yapılıyor, teoriyle pratik bir arada. Tabii bana soruyorlar hemen saçlarını seviyor musun? Ah, ah diyorum. Bir zamanlar severdim. Ama şimdi 1 ay beklemem lazım yeniden sevmeyi öğrenebilmek için. Hiç de bile diyorlar. Ne gerek var. Gel seni Majirel’le boyayalım, şuracıkta eski haline dön. Yok ya diyorum. Saçlarımın böyle ipek gibi olduğuna bakmayın, sabahın köründe kuaföre gidip fön çektiriyorum. Aha bakın saç derimde fırça izleri bile duruyor. Yoksa, kendileri amazon çalıları gibi, iğne atsan yere düşmez. İyi ya işte, diyorlar, Majirel’le boyayalım da düzelsinler. Aynı anda bakım da yapılmış olur. Ben gek-gük derken, çok fazla da üsteleyemiyorum. Daha ilk günden bir güvensizlik ortamı ve stresi yaratmak istemiyorum. Allah için, firmayı beğenmişim. Hele benim gibi kozmetik ve reklam, pazarlama meraklıları için biçilmiş kaftan. Fazla uzatmayayım. Nasıl olsa kökü bende deyip, beynimde Sinead O’Connor’ın Nothing  Compares 2 You klibindeki kel hali, kendimi teknisyenin ellerine bırakıyorum. Bir yandan da kafatasımın şeklini hatırlamaya çalışıyorum. Yuvarlak mıydı yoksa basık mı? Basıksa eğer vay halime diyorum. Yine o zamanlar makyaj hileleri, siilikonlar falan icad edilmemiş. Esmer saçlarım yıkama setinden çıkıp da yumuşacık elime gelinceye kadar sezeryen olmayıp, normal doğumla dünyaya geldiğimi, dolayısıyla basık ve uzun bir kafatasına sahip olma olasılığımın çok yüksek olduğunu düşünüp hayıflanıyorum. O gün saçlarımın kendiliğinden yumuşacık olmasına rağmen, yine de eve dönüp ertesi sabah banyoda kendim yıkayınca ne hal olacağını kendi gözlerimle görmeden sevinmediğimi hatırlıyorum. Eh, ne olsa bunlar profesyonel demiştim. Yıkama setinde benim haberim olmadan krem, yağ cinsinden bir şeyler eklemiş olabilirler. Halbuki ben evde yıllardır hiç krem kullanmam. Bir de kuaförün ustalığı salonda değil evde belli olur. En azından benim kıstasım  böyle.
İşte o günden bu yana etrafta tırım tırım L’Oréal kuaförü aramamın sebebi budur. Bu arada laf lafı açtı, laf kapıyı açtı benim asıl anlatacağım malesef yarına kaldı.
Fotografı sabah aynaya bakarak kendim çekmeye uğraştım. Saçıma kalem takmıştım. Bir çok denemeden sonra bir türlü kalemi ve saçı aynı karede yakalayamayacağımı anlayınca yukarıdakiyle idare etmeye karar verdim. En azından kendi saçım. Telif hakkı falan yok.
Reklamlar