>

Eve dönerken feribotta Orhan Pamuk’un son kitabı Manzaradan Parçalar’ı okuyordum. Kendi yazma sürecine ait paylaşımları oldukça ilgimi çekti. Eh, haliyle. Bir yandan da yazmak için nasıl bir sabır gösterdiğini, nasıl dış dünyadan soyutlanabildiğini, nasıl çalıştığını, nasıl okuduğunu, notlar aldığını anlattıkça kıskançlık damarım kabardı. Öncelikle bu vakti kendisine ayırabildiği ve ayırmak için elinden geleni yapmaktaki azmi için gıpta ettim. Sonrasında da gösterdiği sabıra özendim. Sabır, azim bana çok yabancı olan kelimeler. Yine de kendimce kararımca bir takım düzenlemeler alayım dedim.


Birincisi, yazamıyorum diye sızlanmaktansa ne olursa olsun yazmaya çalışmak ve okuyup beğendiklerimin notlarını almak olacak. Bu not almak işi biraz zorlayıcı. Sorun şu: okurken okumayı kesip not almak beni derinden üzüyor. Okumayı bitirdikten sonra da hem vaktim olmuyor hem de okuduğumu çoktan unutmuş oluyorum. Nasıl olacak kara kara düşünüyorum.


İkincisi sabah erken kalkıp yazmak yerine (hali hazırda zaten saat 5:30’da kalkıyorum ve gün yetmiyor daha ne kadar erken kalkabilirim ki?) geceleri erken yatmayarak yaratıcı yazmasını öğrenmeye karar verdim. Burada da sorun benim sabahçı olmam. Daha doğrusu sabahları yazdığım şeyler genelde iyi ve komik tarafından bakılmış bir hayattan yansımalar olurken akşamları yazdıklarım okul ödevi tadında (bu tadında kelimesinden nefret etmekle birlikte ilk ve son olarak kullanmak istedim). 


Sabahçı akşamcı kavramlarına gelince; 1963 yılı eylül ayının son günlerinde hatta belki ekim ayının ilk günlerinde annemle birlikte hastaneden çıkıp eve geldiğim andan itibaren akşamcı kimliğine büründüğüm söylenir. Bunun anlamı şu; tüm geceyi gözler açık cin gibi geçirmek ve ertesi gün öğlen kalkmak.  Okul yıllarında hafta sonu hariç diğer günler silah zoruyla sabahçı yapılmama rağmen iş hayatımın ilk günlerinde yine akşamcılığa dönme fırsatı buldum. Gece çalışan gündüz gezen tabakadandım. Bu durum 4-5 sene böylece, memnun mesut devam etti. Sonra çalışmadığım zamanlar geldi. O günlerde de sabaha kadar televizyon seyrederek akşamcı olma trendini devam ettirdim. 1994 yılı son aylarında Kiki’nin doğumuyla birlikte hem sabahçı hem akşamcı oldum ki buda Kiki’nin geceleri uyanma triplerine denk gelir.  Neyseki, geceleri bebeğin aslında acıkmadığını ama üstünü çok örttüğümüzden sıcaklayıp susadığını ve bu durumunu da ikide bir ciyak ciyak ağlayarak bize haber verdiğini Fransa’daki nadide doktorumuz bizim kafamıza kakarak belletince 3 ay içinde sorun çözüldü. Ve  yılların akşamcısı ben de aniden sabahçı durumuna geçiverdim. Hem de kolayca. Hem de geri dönüşsüz. Dolayısıyla “tavuk” lakabını da bu şekilde kazandım. 


Şimdi elimden geleni yapıp yeniden akşamcılığa dönmek için çabalamam gerekli. Aslında sorun boş vakit arttırabilmek için her ikisi de olabilmek. Yanisi, sabah erken kalk, gece geç yat, yorgunluktan genç öl, hem de cesedin kırışık olsun. 

Reklamlar