>

Bu fotograf Cihangir’den Kabataş’a inen merdivenli daracık yollardan birinde çekildi. Ne zaman insem o merdivenlerden hep fotograf çekmek isterim bir de acaba Orhan Pamuk’a rastlayabilir miyim şeklinde sağıma soluma bakınırım. Takıntılı olanlara çok gülmekle beraber kendimin de bir sürü takıntısı vardır.


Bir kaç sene önce işe gitmek için, o zamanlar ciddi bir banka kuruluşunda çalışıyordum, her sabah vapura binerdim. Vapura binen iki tipten insan vardır. Birinci tiptekiler bir evvelki vapura yetişir ancak ona binmez kendi vapurunu bekler. Dolayısıyla bekleme salonunun kapıları kapandığında en ön sırada camlı bölmenin önünde durabilme şansını elde eder. Orası birinci mevkidir. İkinci tipten olanlarsa son anda koşarak turnikelerden geçer ve kapıları kapatan görevliye ta turnikelerin oradan bağırmaya başlar, yettim civanım aman kapatma. Görevli biraz da numaradan olmak üzere kapıyı yavaşça çekmeye yeltenir, iyice telaşlanan bizimki maratonun son yüz metresine girmiş bir şekilde depara kalkarak daralmış aralık kapıdan kayarak geçer ve ardından kapıya şöyle bir sırıtarak baktıktan sonra salına salına tahta iskeleye doğru yürümeye başlar. Bundan böyle vapura bineceğinden emin tüm acelesi bitmiş gibi bir de etrafta tanıdık yüz aranma triplerine girer. 


Ben birinci tiplerdenim. Her sabah benimle birlikte camlı bölmede yanımda bekleyen bir de sarışın mı sarışın bir kadın var. Hemen o bildiğimiz sarışınlar aklınıza gelmesin. Bu bizimkisi zayıf olmasına zayıf ama orta yaşlı, orta halli, kütüphane müdürüyüm dese kimsenin şaşırmayacağı tipten bir kadın işte. Bir sonraki vapuru birlikte bekliyoruz. Bu arada belirtmeyi unuttum, eski iskeledeyiz. Bizden evvel kalkan vapur Beşiktaş vapuruydu. Biz Kabataş olana bineceğiz. On beş dakikamız var. Her neyse o dakikalar bir şekilde geçiyor. Ben elimdeki kitabı okuyorum, o gazetesinin önüne arkasına şöyle bir göz gezdiriyor. Kah geleni geçeni seyrediyoruz falan. Bu arada görevli kapıya doğru gelmeye başlayınca bizimkisi hemen kendine bir çeki düzen verip startı bekleyen atletler duruşunu alıyor. Camlı kapıların önümüzden yanlara doğru açılmasıyla birlikte,  gözleri vapura atılmış tahta iskeleye kitlenmiş bir şekilde, ileri doğru fırlıyor. Ben de arkasından. Neredeyse koşarak içeri ilk biz giriyoruz. Önde o, arkasında ben. Vapurun kıç tarafına geçiyoruz. Sağ koridordan ilerliyoruz. Neredeyse eskinin lüks mevkiine bir iki sıra kala yüzü burun tarafına dönük tek kişilik bir koltuk var, sarışın işte o koltuğa aceleyle oturuyor. Ben de hemen karşısındaki daha fazla kişi alan, seyir istikametine ters karşı kanepeye yerleşiyorum. Kadın çantasını, şemsiyesini bir kenara bırakır bırakmaz, yüzünde koltuğunu kapmış olmaktan memnun mesut, belli belirsiz bir gülümseme hemen gazetesini açıp okumaya başlıyor. Ben bir müddet onu seyrettikten, sağıma soluma oturanlara baktıktan sonra etrafa olan ilgimi kaybedip elimdeki kitaba dönüyorum. Vapur Kabataş’a yerleşirken aklım biraz sonra başlayacak olan mesaiye ve mesainin bana vereceği sıkıntılara takılmış durumdayken kadını da diğer yolcuları da unutup vapurdan neredeyse en son ben iniyorum.


Bu böyle devam etti durdu. Sonra canımın çok sıkıldığı bir gün, ayağıma basket ayakkabılarımı giydim ve birlikte camlı bölmede beklediğimiz kapı ağzından o sarışın kadından önce fırladım. Amacım koltuğunu ondan önce kapmak. Tahta iskeleye ilk ben vardım. Bir yandan da arkamda ensemin dibi başında sıcak ve telaşlı soluğunu hissediyorum. Umurumda değil. Hatta önden halimi görse pis bir gülümseme yerleşmiş yüzüme. Ben önde o arkada koltuğun önüne kadar ilerliyoruz. Tam dönüp oturacağım. Arkamdan doğru, kafamı aşıp, koltuğa çantasını fırlatıyor. Ne olduğumu şaşırdığımdan, beni yandan sollayarak koltuğa önden atmış olduğu çantasının üzerine oturuyor. Ve göz göze geliyoruz. Beni yenmiş olmanın vermiş olduğu muzaffer bir eda. Yenilgiyi kabul ediyorum. Yine tam karşısına her zamanki kanepeme yerleşiyorum.


Gel zaman git zaman bu böyle sürüp gidiyor. Bir kaç ay sonra yine camlı bölmenin önünde elimdeki kitaba dalmışım, bir anda bizim sarışın kadının yanımda yer almadığını görüyorum. Merakla sağıma soluma bakınırken, iki sıra arkamda öne geçememenin vermiş olduğu sıkıntıyla kıvranan yüzünü görüyorum. İçimden hah, diyorum işte intikam zamanı geldi. Ben senin o koltuğa oturmaz mıyım şimdi. Kapı açılır açılmaz vapura doğru bir fırlayışım var ki sormayın, Ulubatlı Hasan yanımda hiç kalır. Kıç salona adım atar atmaz gözümün ucuyla arkama nerede olduğuna bakıyorum. İki adım gerimde olduğunu şaşırarak tesbit ettikten sonra bu işin şakaya gelmeyeceğini, kadının o koltuk konusunda acayip saplantılı ve hırslı olduğunu anlayarak, Kunegond diyorum acele et, yoksa yine kaptıracaksın yeri. Bir yandan da ben o koltuğa zaferle oturduktan sonraki yüzünü hayalimde canlandırmaya çalışıyorum. 


Neyse lafı fazla uzatmadan,  ben o gün o koltuğa milim farkıyla oturmayı başardım. Fakat ben oturur oturmaz kıl payı arkamdan takip eden kadın o anda düşecekmiş gibi bir sarsıntıya kapılarak iyice sendeledi, bir saniye kadar ne yapacağını bilemeyerek önümde durduktan sonra sesini çıkarmadan karşı kanepeye benim her zamanki yerime geçti oturdu. Hatta oturdu ne kelime çöktü diyelim. Yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Kadının o halini görünce tüm eğlencem, neşem de benim yüzümde dondu kaldı. Sabah sabah muzurluk yapmak isterken fazla ileriye gitmiş olabileceğimi düşünerek öyle bir pişman oldum ki anlatamam. Kalktım yerimden buyrun oturun şaka yaptıydım, dedim. Bizimki hiç ikiletmeden kalktı ve sevgili koltuğuna oturdu ve bana da garip garip baktı. Eh, dedim yani hak ettin, Kunegond. Garip olan kimdi ki? Ben mi, o mu ? Büyük ihtimal ikimiz de bir gariptik.  


Neyse ben bu olayı unutmuşum. Ta ki geçen sabah dükkana gitmek için yine Kabataş vapurunu beklerken,  aniden önümdekinin önüne geçme hırsı doldu içime. Yarış edesim geldi. Bu sefer ayağımda topuklular. Hem de yarışa yeltendiğim öyle sarışın marışın değil bu sefer.  Genç adamın bir tanesi. Bunları önceden düşünsem ya. Her neyse, iskeleye ondan önce giremedim. Salona da ondan önce giremedim. Fakat salona girer girmez gözüme kestirdiğim bir kanepe var, cam kenarı. Adamın arkasından o kanepeye doğru kilitlenmiş bir şekilde ilerliyorum. Hatta acele ediyorum, öndeki bir an evvel yerleşsin, otursun, benim de önüm açılsın ve hedefime ulaşayım, istiyorum. A-ah, o da ne? Adam, bir türlü yer beğenemiyor ilerledikçe ilerliyor. Ben de arkasından. Aldı mı beni bir panik. Hızlı da gidiyor. Sollayamıyorum. Bir baktım o da benim hedeflediğim kanepeye doğru ilerliyor. Ben iyice hızlandım, son bir hamleyle sollayıp önüne geçmeyi planlıyorum. Bu arada neredeyse arkasına yapışmışım. Fakat o arada kanepeye geldik ve o benim hedeflediğim yere oturdu ben de arkasından o hızla durup yön değiştiremediğim için, tam dibindeki yan yere oturdum. Öyle ki, uzun kanepenin cam kenarında dip dibe oturan iki kişi, biz ve gerisi boş. Hadi diyeceksiniz sorun ne burada? Sorun şu: bu vapur saat 9:30 vapuru ve işe gidenlerin hepsi hatta geç kalanlar bile bir evvelki vapurla geçmişler. İçeride taş çatlasa toplam 5 kişiden fazla yok ve ben bula bula bu adamın dibini bulmuşum oturacak. Neyse oturduktan sonra bir daha gururuma yedirip kalkamadım. Ben açıp kitabımı okudum, o gazetesini. Yan yana öylece Kabataş’a kadar seyrettik. Sonra indik. 

Reklamlar