>

Dün gece rüya gördüm. Yaşasın. Sabahın dört buçuğu gibi aniden uyandım. Gördüğüm rüyanın hala etkisindeydim aynı anda da beynim yazı fikirleriyle kaynaşıp duruyordu. Hemen kalkıp yazasım geldi. Sonra şunu düşündüm tamam kalkayım, sabahın ilk ışıklarına hatta öğlene  kadar yazarım ama sonra uykum eksik kalacağından bütün günü tamamlayamam. Perişan ve huysuz olurum. Öyle olunca da hiç çekilmem. Halbuki bugün güzel bir gün olacak. Saat iki’de eski arkadaşlarımla boğazda bir restoranda buluşup balık yiyeceğiz. Peki dedim en azından başucuna uzan ve küçük notlar halinde yaz düşündüklerini. Fakat akabinde başucumda kalem kağıt barındırmadığım, salona gidip çekmeceden karıştırarak bulmak zorunda olduğum aklıma geldi ve tamamıyla vazgeçtim not etmekten. Gerçi bir kaç kere böyle uyku ortasında kalkıp aklımdakileri steno misali not etmişliğim vardır. İşime yaradı mı bari? Yoo, ne gezer sonradan ne yazdığımı çözemedim ki… Bir de karmakarışık bir düşünce sistemi için, beynimin içi de aynı yazılarım ve konuşmalarım gibi daldan dala atladığından, iki ya da üç kelime yazmışım. Aradaki bağlantılar yok.Ertesi gün nasıl hatırlayayım da çözeyim ki… İşte tüm bunları tabii hızlıca anımsadıktan sonra yeniden paşalar gibi uykuma daldım. Bu arada şu paşalar ve uyku kavramına takıldım. Adamlar keyifle, uykuyla ün salmışlar. Halbuki ben tam aksini düşünürdüm. Deyimlerimize biraz daha özen göstermeliyim.

Şimdi bu durumda bilgisayarın başında ne yazsam ne yazsam diye oturuyorum. Lakin yine de yazıyorum. Bana şöyle bir faydası oluyor, hem kaç kere denedim. Aslında anlatacak çok şey var da şimdi pek vaktim yok. Dükkana da gideceğim. Neyse, diyelim bir derdim var ve bu derdimi günlükte paylaşarak ortalığa döküyorum. Hop bir iki gün içinde çözüme ulaşıyor. Sihirli gibi. Sanki ben buradan yazdıkça yukarılarda Mary Poppins türünden birileri beni dinliyor ve sorunlarımı hallediyor. Verebileceğim en belirgin örnek dün akşam uzun süredir rüya görmediğimden yakınmam ve bu sabah, tamam rüyanın ne olduğunu hatırlayamıyorum ama en azından rüya gördüğümün bilincinde olarak uyanmam. Canım Mary Poppins’im beni oralardan koruduğunu ve gözetlediğini biliyorum. Bu işin sonu yakında, biliyor musunuz ben aslında seçilmiş bir kişiyim, bana vahiy iniyora kadar gider mi merak ettim şimdi.

Yukarıdaki fotoğrafı Danimarka karelerinin içinde buldum. Kesinlikle benim çektiğim bir fotoğraf değil, her ne kadar 30.000’in üzerinde fotoğrafım olsa da, her bir çektiğim fotoğrafı tanır ve bilirim tabii şimdilik ileride ne olur bilemem, fakat benim makineden çıktı. Olsa olsa bir fotoğraf sergisinde fotoğrafın üzerinden fotoğraf çekmiş olabilirim. Şimdi burada yeni bir oyun var. Bu gönderide kaç tane fotoğraf kelimesi kullanılmıştır. Doğru bilenler için sürprizim var. Rüyalarımı anlatacağım. Son okuduklarımdan birinde rüya dinlemenin çok sıkıcı bir iş olduğunu ama malesef herkesin de rüyalarını anlatma gereksiniminde olduğunu not etmiştim. Ne kadar doğruymuş. Rüyalarımı anlatırken çoğunluk ben kendim de sıkılırım.

İstanbul bugün tam sonbahar havası. Gri, serin ve yağmurlu. Yapraklar ve kestaneler henüz dökülmeye başlamadı. Kasım’ı beklemek gerek. Her yer hala yemyeşil. Eski günlerimdeki gibi mutfağa yerleştim yazıyorum. Açık pencereden yağmurun kokusu burnuma kadar geliyor. Kahve yaparak bu kokuyu bozmak istemediğimden uzun müddet öylesine oturdum Yağmurun sesini dinledim. Tek tük de olsa arabaların sesi baş gösterince kahvemi koydum. İçiyorum. Bu arada evdekiler de kalktı. Öyleyse kahvaltı zamanı.

Bu bir denemeydi. Düşünmeden ve hiç durmadan yazmak istedim. Ortaya bu çıktı.

Reklamlar