Kültürel hayata bir müddet ara verdikten sonra dün akşam ortakla birlikte kuyruklu piyanocu (piyano satar) Fazıl Say’ı dinlemeye gittik. Benim için bir ilkti. Ne televizyonda görmüştüm kendisini, ne de canlı olarak izlemiştim. Yanında bir de kemancı (keman satar) Ikuko Kawai vardı. Parantez içleri ve dışları lise edebiyat öğretmenime, edebiyatçı (edebiyat satar) göndermedir. Bizim zamanımızda öğretmenlere sevgi onları delirterek gösterilirdi. Güncel sevgi gösterme anlayışından bir haberim yok. Heyecandan dükkanı bir saat evvelden kapattık. Hızımızı alamayıp kendimizi Taksim meydanına doğru fırlattık. Biriken enerjimizi Harbiye’ye kadar yürüyerek, gerçi benim ortak koşuyor ben arkasında yalvar yakar n’olur azıcık yavaş git şeklinde takip ediyorum, tüketmeye karar verdik. Dükkandan çıktıktan on dakika sonra Elmadağ Starbucks’ta mola vermek zorunda kaldık o kadar erken yola çıkmışız. Seneledir geçmemişim oralardan. Parisienne yerinde duruyor. Crazy Horse şovlar tam hız devam. Swiss Pub ile İtalyan Lokantasının yerinde yerler esiyor. Bir de şimdi aklıma geldi; oralarda bir yerlerde, o görkemli apartmanlardan birinin üst katlarında topluca paralarımızı kaptırdığımız Banker Kastelli vardı. Anılarla yüzüp, Starbucks’ta benim ortağın A, B, C gibi çeşitli planlarını dinledikten sonra, en çok da C planını tuttum, buralardan kaçıp başka bir ülkeye, İspanya gibi mesela kök salmayı tasarlamış, Julia Roberts’ın son filmi Eat, Pray ve Love’ı seyrettikten sonra pek revaçta bir düşünce, erkenden gidip salonda oturarak ve konsere kimler gelmiş bakıp inceleyerek beklemeye karar verdik.
Radyo evinin önünden sağa döndükten sonra eski Muhsin Ertuğrul Sahnesinin, her ne kadar yenisi yapılmış olsa da büyük ihtimalle eski demeye devam edeceğim, önünden Askeri müzeye doğru yürüdük. Eski Spor Sergi Salonu şimdiki Lütfi Kırdar’ın köşesindeki kestaneciden bir kese kağıdı dolusu kızarmış kestane aldık. Kış gelmiş bile. Bir zamanlar sinemaya girerken alınırdı artık klasik müzik konserleri önünde de dükkan açıyorlar demek. Küçücük bir kese kağıdı 10 lira. Meğerse gözümüz açmış, ye ye bitmedi. İçimiz dışımız kestane ve yanık kabuk oldu.
Gişenin önünde iki gündür hatırlamaya çalıştığım bir kazak çeşidini önümüzde bekleyen kadından öğrendim.
Baksana gişedeki adamın kazağına, biz bir zamanlar ne derdik bunlara?
Yaa, vallahi ne derdik, dur şimdi hatırlayacağım.
Hani, açık mavileri, yeşilleri, beyazları çok modaydı, bir converse bir de bu kazaklar için ölüp biterdik
Ay, hatırladım ama kazağın cinsi aklıma gelmedi şimdi.
Bizim konuşmalar böyle sürüp giderken önümüzdeki bayan en sonunda dayanamadı yüzümüze haykırır biçimde:
Şetland, şetland, demez mi… Yalnız onlar biraz daha iri ilmekliydi.
Evet, evet, dedim, iri ilmekliydiler. Yaşasın Şetland. İşte bu.
Şimdi artık kimseler giymiyor o başka. Yine de kaç gündür aklımı kurcalayıp duruyorlardı.
Biz salondan içeri girdik. Bu arada içimi dökmeden devam edemeyeceğim, Cemal Reşit Rey çok ruhsuz bir o kadar da duygusuz bir yer. Daha önce de Japon davulcularını dinlemeye gitmiştim. Bir türlü sevemedim. Steril bir ortam. Büfe bile yok.Parayla çalışan dağıtım makineleri koymuşlar. Her yer bomboş. Sol tarafta bir kaç tablo sergilenmiş. Girişin tam karşısında ufak bir köşe İstanbul Kitapçısı ama sadece CD satıyor. Üniformalı bekleyen kızlar. Telaşlı, oradan oraya koşuşturan kimseler yok. İçeride zaman durmuş, ağır hareket eden robotumsu görevliler. Salona soğuk kahverengi ve bej tonları hakim. Yukarı doğru çıkan mermer merdivenler. Belki de mermer değiller ama o buz etkisini vermekte oldukça başarılılar. Üzerlerinde kırmızı halı yok ki sıcaklık versin. Tavanda sarı ışıklı kocaman kristal avize olmalı ki, içeriyi ısıtsın. Bir müzik bile çalmaz ki yankılanan topuk sesleri duyulmasın. Serin ve yağmurlu bir akşamda girmişsin içeriye çay kokusu aramaz mısın? Ya da kahve. Duvarlarda bir zamanların ya da şimdilerin müzisyenlerinin şen şakrak kalabalık fotoğraflarını görmek istemez misin? Eski konser afişleri, konser manzaraları vs…

İkinci şok olay, son anda bilet almak isteyen ve oradan buradan bir tanıdık araya sokanlara sahne üzerinde dizilen sandalyeler. Oda orkestrası değil ki bu? Fotografı işte burada, sanatçılara mı bakacaksın yoksa dayanamayıp arkada uyuyan, kafası düşenlere mi? Bacak bacak üstüne atanlar, bir türlü elini kolunu nereye koyacağını bilemeyenler… Kaykılıp oturanlar, orası burası açılanlar… Hani bir de kış ortasında çamurlu ayakkabılarla gelindiğini düşünün. Önde Say ve Kawai, arka planda ahali.

Konsere gelince Say Mussorgsky’den Tablolar’la başladı. Programı önceden bilmediğimden bu bana çok hoş bir sürpriz oldu. Say’ın dinamik çalış tarzına alışmam biraz zaman aldıysa da ilerleyen dakikalarda artık dikkatimi çekmez oldu. Sadece çıkan notaları duydum. Beynimse gözlerimden gelen sinyalleri değil başka manzaraları serdi önüme. Sonra Bela Bartok Romen Dansları vardı ki Kawai ve Say birlikte çaldılar. Çok kısa geldi. Sonra Nazım ve Kumru balladları. Onlar daha da kısaydı. Sadece Kawai’nin yorumladığı Japon Halk Şarkıları, Caser Frank sonat derken parçalar giderek kısaldı (!) ve konser göz açıp kapayıncaya kadar sona erdi. Hevesimiz kursakta kaldı. Daha olsa dinlerdik. Sabaha kadar:)

Neyse ki, üst üste Bis’lerle uzatılan konser aşağıdaki alkışlarla kapandı. Biz de memnun mesut, sadece konser sırasında ısınabildiğimiz o soğuk salondan dışarı çıktık.

Gönderiyi tam bitirecektim ki aklıma geldi. Bir zamanlar konserlerde klasik müzik dinlerken en büyük stres kaynağı neresinde alkışlanıp neresinde alkışlanmayacağını bilmekti. Hala öyle midir bilmem? Üniversite yıllarında AKM konserlerine giderken üç dörtlük, dört dörtlük duraklamalarda bir alkış kıyamet kopardı bazen. Sanatçılar bir anda şaşırırlar, işte o esnada biz de anlardık olmaması gereken yerde coşkumuzu tutamadığımızı. Bir kaç defa bilmediğim, daha önceden hiç dinlemediğim parçalarda kalabalıkla birlikte alkışlayıp kendimi rezil olmuş hissedip, kıpkırmızı yanaklarla bir müddet oturmuşluğum vardır. Sonraları kendime bir taktik geliştirmiştim. Bugün de hala onu uygularım. Nedir deseniz bir metoda uydurup anlatamam. Belki de fazla klasik müzik dinleme zoruyla kulakların alışkanlık yaptığı, benzerini yeterince yediğimizde midenin de hissettiği o TAMLIK DUYGUSU’dur. Bugün artık nerede alkışlanacağını, nerede yeniden başlamak üzere sadece kısacık bir mola verildiğini anlıyorum.

Dün akşam yine olmadık yerlerde alkışlar koptu. Bu sefer ben değildim. Gerçi olsaydım da artık yüzüm kızarmazdı.

Reklamlar