>

Bu sabah artık dayanamadım yağmur çamur demeden çizmelerimi giydim şemsiyemi aldım caddeye yürüyüşe çıktım. Hem de sabah kahvaltısının yükünü hafifletmiş olurum. Daha sokağın başına gelmeden içimdeki ben dön geri git kitabını oku, yok yazını yaz. Yani bilgisayar başında otur kal eklemlerin uyuşsun, enerjin bedeninde kalsın iyice biriksin yağ olsun bal olsun demeye başladı. Bir yandan sen sus oralardan bana çok karışma diyorum. Bak zaten hakimiyeti ele geçirdin geçireli tartı beni 10 kg daha fazla tartıyor. Top oldum senin yüzünden . Ayağım takılıp devrilsem kakalak misali bir türlü düzelip kalkamıyorum diye söyleniyorum. Bir yandan da aslında haklı yumuşacık kanepede kitabımı okur bitirirdim. Zaten iki sayfadan sonra başım düşer uykum gelir bir de güzel rüya çekerdim diye de hayal ediyorum. Baktım adımlarım iyice yavaşlamış, gözüm arkada kalmaya ramak tutmuş. 
Acilen silkindim ve sen değil misin biraz önce kanepede uyur vaziyete geçtiğin için giyinip kuşanıp kendini sokağa atan, köşe başına kadar mıydı tüm iyi niyetlerin diyerek en azından iki sokak ilerideki gazete bayiine kadar gitmeye karar verdim. Bugün Radikal’in kitap eki var. Cumhuriyet’in Bilim Teknik’i var. Bir de Hürriyet alayım bari adet yerini bulsun derken bir baktım gelmişim gazete bayiine. Hadi dedim buraya kadar çok zor olmadı madem kaptırdın kendini sen şimdi Marks&Spencer’a kadar uzanırsın. Oradan Nezih’e falan geçersin. Yeni kitaplar çıkmıştır. Bu arada Nezih’in yeni yerleşimini hiç beğenmedim. Oturacak yer, içecek bir kahve kalmamış. Soğuk, ruhsuz ve steril tasarım tüm mağazayı sarmış. Kitapların varlığı bile samimiyet koymaz olmuş. Suadiye’deki Remzi’yi haydi haydi tercih ederim. Bu arada aklıma geldi bu steril hastane ortamı akımı da nedir ya? Bir de sus işareti yapan siyah beyaz okuyucu fotoğrafları koysunlar olsun bitsin. 
Neyse şimdi Şaşkınbakkal’a gelmişken kozmetikçilere bakmadan geçemedim tabii. Bir zamanlar Helena Rubinstein’ın mürdüm eriği rengi mat bir ruju vardı. İlk piyasaya çıktığında kıyametler koptuydu. İki gündür işte o tona benzer bir şeyler arayıp duruyorum. Helena markası Türkiye’de kapılarını kapamış ve yurdu terketmiş. Bütün sevdiklerim birer birer yok olup gidecekler mi şeklinde bir caz yapıp Boyner, Tekin Acar, Sevil, Mac, Gratis vs gibi kozmetikçilerde ne kadar ruj varsa her birini denemeye başladım. Bir saatin sonunda hem bedenen hem de ruhen çok yorulmuş ve bir tek ruj bile alamamış olmanın hıncı mı desem, öfkesi mi , umutsuzluğu mu, çok karmaşık bir duygu durumuyla geri dönmeye başlamanın zamanı geldiğine karar verdim. Eskisi gibi fit değilim ki, sabahtan gece yarılarına kadar oradan oraya sürteyim bir de sabaha karşı eve dönünce üstüne yemek yapayım. Ne yapıp edip bu kilolar verilmeli. 
Geri dönüşte aklıma eski fit günlerim geldi. O zamanki alışkanlıklarımı şöyle bir gözden geçirdim. Her ne kadar o zamanlar da entel dantel takılsam bile popüler kültüre karşı acayip istidadım vardı. Şimdinin Hello, Ok, Elle, Elele gibisinden ne kadar yerli ve yabancı yayın varsa alır bilumum artistleri, top modelleri ve dedikodularını takip ederdim. Ne zamanki bıraktım bu dergileri okumayı gözümün önünde hedef kalmadı. Halbuki herkes hem fikir değil mi bu dergilerde okunacak pek de bir şey olmadığında? Peki o zaman neden bu dergiler bu kadar satar be kardeşim?
İşte o an jeton düştü. Aynı zamanda görsel yanı baskın bir tipim. Daha önce de yazmıştım yazarını tanımadığım bir kitabı almamda kapak tasarımının çok büyük etkisi vardır. Gerçi bu kapak illa alacalı bulacalı, renkli resimli tekmili birden olacak anlamına gelmez. Say yayınlarının ve Adam Yayınlarının bir aralar çok sade kapakları vardı. Şimdiki İş Bankası Kazım Taşkent serisi gibi, işte onları da çok beğenirim. Yeter ki, şahsıma uygun bir mesaj iletmiş olsunlar. Kıssadan hisse boyalı basın bana seneler boyunca fit olma mesajını iletmişti ve ben altın yumurtlayan tavuğu kendi ellerimle kesmiştim. Ayrıca ekonomi yaptığımı zannederken açılan iştahım ve yanısıra yeme kapasitemle aylık bir derginin değil yüz derginin fiyatını aşmaktaydım.  

Dolayısıyla bu gidişata biran evvel son verildi ve yukarıda görülen dergiler alındı. Yine de dayanamayıp araya Bilim Teknik ve K’yı sıkıştırmışım. Ama hiç merak etmeyin alt tarafta Elele ve Paris Match var. Bu arada kilolu olmak illa tüh kaka değil, etrafında ne kadar çok balık etinde ve hatta kilolu ve hatta mutlu insan var görmüyor musun şeklinde bir yaklaşım da var tabii. Bu bakış açısı benim karakterime uymuyor. Neden derseniz bir kaç senedir deniyorum işte, olmuyor, olmuyor. Zıp zıp oraya buraya koştururken, şimdi sokaklarda sallan yuvarlan geziyorum. En kötüsü de sanırım beynim bile yağlanmaya başladı. İki satır okuyup uyuklamaya başlıyorum. Ben ki haftada üç Karamazov Kardeşleri bitirebilme kapasitesine sahiptim. Hadi olsun da iki Karamazov’a bilemedin bir Karamazov’a insin. Ama yani bir Nasreddin Hoca fıkrasına düşmeyi de nasıl kabul edeyim? Bugünden tezi yok bütün duvarlara Giselle, Kate Moss, Julia Roberts vs… fotografları asılacak. Göz ve beyin motive edilecek. Mümkünse en kısa zamanda 12 kilo verilecek.

Şimdi kendime ton balıklı bir salata yapıyorum ve akşam Ferhan Şensoy’un yeni oyununu seyretmeye gidiyorum. Estee Lauder’den siyah göz kalemi aldım. İki gündür gözümden yaş eksilmiyor. Allerji mi yaptı nedir? Bu durumdan yararlanıp acıklı öyküler yazmaya mı girişsem? Sonuçta canım yanıyor mu yanıyor. Bir an kendimi oportünist kapitalist hissettim. Ne kadar kolaymış!

Reklamlar