>

Kaç gündür aklımda bir şeyler var, yazmak istiyorum. Bir türlü vakit bulup oturamadım masa başına. Kısmet bugüneymiş. Ev temizlenirken ben de fırsattan istifade ortalıktan toz oluverdim. Akşamın ilerleyen saatlerine doğru “A-aa, temizlik bitti mi hay allah yetişemedim” diyerek ortalığa çıkıvereceğim. Başlıca depresyon tetikleyicilerim öyle hava durumu, yağmur, kar vs gibisinden değil, TEMİZLİK’tir temizlik. Ayrıca biz ailecek temizlik günleri depresyona giren cinsteniz. Elimde değil çocukluktan öyle görmüşüm bir kere. Temizlik günü daha sabahtan içmeye başlanır, ev pırıl olur ama akşama yatak zor bulunur. Eh, ne de olsa ayık kafayla çekilecek bir şey değil bu.

Bugünün ikinci zorluğuysa bu gönderiye fotoğraf seçmek oldu. Arşivleri karıştırdım durdum. En sonunda şu yukarıdaki meşhur Fenerbahçe’li Lefter’in heykelinde karar kıldım. Gerçi defolu türden kastım bu değil ama takdir edersiniz ki eski koyu bir Galatasaray’lı olarak mesela kaleci Yasin’in fotografını da koyamazdım… Değil mi ama?

Bir kaç gündür hem safra kesem ağrıyor hem de düşünüyorum. Şöyle ki ağrımasa ben bu safra kesemin nerede olduğunu asla bilemeyecektim. Halbuki şimdi gözü kapalı bulunduğu mekanı gösterebilirim. Hatta çok canımı sıkarsa yumruğumu sağ göğüs kafesimin altına daldırarak kendilerini elimle koymuş gibi avuçlar ve yerinden söküp çıkartabilirim. Yani çıkartabilirmişim gibi geliyor. Öylesine hissedebiliyorum varlığını, bazı bazı.

Geçenlerde kanepeye uzandım. Gözlerimi kapattım. Ve tüm organlarımın nerede olduklarını hissetmeye çalıştım. Önce kalbim dedim. Elimi hemen sol göğsüme götürdüm. Ama gerçekte hissetmiyordum. Sadece orada olduğunu ezberlediğimden. Sonra heyecanlanacak oldum diyelim. Kalbim küt küt atmaya başladı. Neredeyse krize girecek. Hah işte o zaman bilinçli bir şekilde yerini hissedebilirim.

Bir müddet daha yatmaya devam ettim. Bacaklarımı da kollarımı da hissetmez oldum. Bulut gibi akıp gidiyordum bir yerlere. O anda kaç kilosun deseler tüy sikletim diyeceğim. Ne zamanki bizim kedi geldi, üzerime tırmanmak için tırnaklarını koluma geçirdi. Ay dedim. Bir anda kolum olduğunu hatırladım. Aynı prensiple yola çıkarsak, kadınlar yumurtalıklarını hissederler zaman zaman. Hatta bazı hassas olanları vardır, yumurtanın döl yatağına bile yavaşça kaydığını duyumsar. Gün be gün. Hamileler her an genişlediklerini, gerildiklerini görmeseler bile bilirler taa ki içerideki büyüyüp gelişenden doğumla kurtulana kadar.

Kıssadan hisse, hiç bir organ kendi halinde sessiz sedasız çalışırken hissedilmez. İmkansız bir şey bu. Hissediyorsan eğer normal seyrinde gitmeyen bir şeyler var demektir. Apandisit ancak ağrıyıp iltihap olduğunda mekanını belli eder. Nefes alamayınca akciğerler ben buradayım der. Pankreas nerede peki? Bilen var mı? Yoo, hiç ağrımadı ki bilelim. Dalak şişince dalaklaşır. Buna karşın bağırsakların nerede olduğu malum, yerini en çabuk öğrendiklerimizden.

Hatta geçen gün bir hastaneye işim düştü. Öğlen alt kattaki kantinde yemek yedik. Beğendili ızgara tavuk. Baharatlı falan. Afiyetle yedim. Yemek ortasında bir bulantı baş gösterdi. Hemen midem ve tuttuğu mekan aklıma geldi. Önce aldırmadım. Havasızlıktan zannettim. İçimden sen yemeğe devam et Kunegond diyorum, tınlama böyle ufak tefek arazları, kahveleri içmeye dışarı açık havaya çıkarsınız, senin de bir şeyciğin kalmaz. Fakat bütün bu telkinlerime rağmen, bulantım geçmediği gibi artmaya devam etti. Kahve söyleyeceğiz ama o kadar kötüyüm ki, anladım gelen Türk kahvesi de olsa içemeyeceğim. Soda mı söylesem ne yapsam diye düşünürken, baktım bu iş böyle olmayacak, çok yakında kustum kusacağım. Arkadaşıma sen kahveni iç ben kendime bir tuvalet arayayım demeye kalmadı, oturduğum yerden kalkmamla birlikte bütün içim de benimle birlikte hareketlendi. E-5 otoyolu var sanki. Hem de bir trafik ki sormayın.

O anda gözüm sol tarafta tavandan asılı yeşil ışıklı levha üzerinde koşarak bir yerlere yetişmeye çalışan beyaz kadın ve erkek siluetlerine takıldı. Dosdoğru o tarafa yöneldim. Neyse ki içeride kimse yoktu. Lavaboya doğru eğilmemle birlikte içimde ne var ne yoksa hepsini çıkardım. Başına gelmiş olan vardır, kusunca el ayak titrer, gözler kan çanağı gibi olur, burun akar, vs. Giriş mıntıkasından çıkış mıntıkasına kadar sindirim sistemine dahil olan ne kadar organ varsa tümünün yerini hissetmekle kalmazsın, ayrıca dolaşım sistemine katılan ve hatta lenf sisteminde bulunan gelmiş geçmiş ne kadar organ varsa her birini en küçük hücresinin en küçük molekülüne kadar hissedersin. Neyseki tüm duyuların bütünüyle ayakta olduğu bu durum kusma işlemi yeterince defa tekrarladıktan bir kaç dakika içinde normale döner.

Şimdi yine kanepedeyim. Kıpırdamadan yatıyorum. Hiç bir yerimde bir şey yok. Ne dişim ağrıyor, ne safra kesem. Ne midem bulanıyor, ne de gazım, spazmım var. Siyatik desen daha erken. Kalbim bile çarpmıyor o kadar sakin ve sorunsuzum. Tek şey var düşünüyorum ve gözlerim kapalı beynimin nerede olduğunu biliyorum. Çünkü hissediyorum. Ve ben bunun ezelden beri böyle olduğunu biliyorum. Çünkü düşündüğümü duyumsuyorum. Neredeyse çarkların sesini taklit edeceğim. Yani beynimin çalışmasını algılıyorum. Elimi gayri ihtiyari alnıma götürüyorum. Demek ki benim beynim düşündükçe ben onun nerede olduğunu hissediyorum. O halde düşünüyorum çünkü beynim hasta. Demin de yukarıda yazdım, ağrımadıkları ya da rahatsız olmadıkları takdirde hangi organın yerini gözü kapalı gösterebilirim ki, beyinden başka?

İşte o anda jeton düştü. Tabii dedim hayvanlarla insanların tek farkı bu düşünme yeteneği olduğuna göre… Dünyadaki tüm diğer canlılar gibi olsak, bu arada çoğunluk olan normaldir ilkesinden yola çıkıyorum, düşünemezdik. Dolayısıyla beynin nerede olduğunu da gözü kapalı bilemezdik. Bir ornitorenk’e sorun bakalım beynin nerede senin göster diye ne cevap verecek? O halde, kıssadan hisse: biz insanoğulları defolu canlı türüyüz.

Reklamlar