>

Dün gece yarısı telefon çaldı. Bir arkadaşım. Hadi kalk çabuk gel kutlama yapmamız lazım. Neden? Niçin? Nasıl? Nerede? gibi bir takım soru kelimeleri sarfetmeye çalışsam da hiç birine yanıt vermeden beni yatağımdan kaldırmayı başardı. Alelacele ortalarda ne varsa üzerime geçirdim. Bu arada evde herkes derin uykuda. Kimseleri uyandırmayayım derdindeyim. Bir yandan da bir ara uyanırlar da yokluğumu farkederlerse merak ederler, evden kaçtım zannederler peşime polis falan salarlar, düşünüp duruyorum. Acaba birini uyandırıp söylesem mi? Bir kaç saate kadar gelirim merak etmeyin, desem mi? Aynı anda harıl harıl ayakkabı arıyorum. Postallar yatak odasının bir köşesinde atılı duruyor ama Selma şimdi kutlama demiş, hem de üzerine basa basa belirtmiş. Bana göre hava hoş her yere ayağımda postallar gidebilirim ama şimdi kızın doğum günü falan olmasın diyorum içimden. Eğer öyleyse zaten 1-0 yenik durumdayım çünkü geçen ay o benimkini kutladı halbuki ben farkında bile değilim onunki ne zaman. Bin tane takvime işaretle, facebook’tan haber al, özel doğum günü defterleri tut, doğum günü hatırlatma sitelerine üye ol, yine de hiç bir arkadaşımın doğum gününü zamanında hatırlayıp kutlamış değilim. İşte içimde böylesine bin bir pişmanlık bari doğru dürüst giyinip çıkabilme telaşında topuklu ayakkabılarımın peşindeyim. Son anda, bir kutuya koyup tavan arasına tıktığımı hatırladım.

Balkondan merdiveni çıkardım, getirdim kapının kenarına dayadım, bizim tavan arasına kapının oradan çıkılıyor da, hani birisi o anda kapıyı açsa kendini merdivenle kucaklaşmış bir şekilde yarı kapıdan giren kişinin üzerinde yarı yerde bulursun. Bu arada saat gece yarısını oldukça geçmiş, tam o esnada yine telefon çaldı. Eyvah herkes uyanacak. Telefon yanımda değil. Son bir hamleyle ayakkabı kutularına uzandım. Paldır küldür merdivenlerden indim, yatak odasında başucumda kitabımın üzerinde duran telefonu hayal meyal gördüm, neyse ki çalarken yangına giden itfaiye arabası gibi etrafa ışık saçar, yoksa görmem mümkün değil, gözümde ne lenslerim var ne de gözlükler. Baktım Selma. Hadi amma oyalandın ben aşağıda bekliyorum, çabuk in. Korkuyla yatakta sağa sola kıpırdanan bizimkine bakarken, tamam tamam geliyorum dedim. Bu sefer telefonu kitabın üzerine bırakmadım tabii, yanıma aldım. Doğru banyoya bir iki kalemdi, rimeldi, göz farı, allık falan derken  gece yatakta dikilmiş saçlarımı da tepeye topladım. Parantez içinde saç konusu ben de acayip bir muammadır. Gündüz Dr Jeykıl havasında dümdüz, yumuşacık, pırasa püskülü şeklinde aşağıya doğru sarkarlar. Rüzgarda bile kımıldamazlar. Ama bir de gelin siz onları gece görün. Yatakta Mr Hide’a dönüşürler. Her biri bir çalı süpürgesi telidir ve dimdik semaya bakarlar. Öyle ki suya şampuana girmeden düzelip bir daha adam olmazlar. Tek çare kabarık, dağınık topuz yapıp sanki özellikle o stil oluşturulmuş numarası vermektir. Ben de öyle yaptım. Ne olur ne olmaz diye de en güçlü spreyle yerlerine sabitledim.

Tam kapıdan çıkacağım, evde kimsenin uyanmamış olması iyice işkillendirdi beni. Bir an güvenliğimizi de sorgulamadım değil. Bu kadar da derin uyku olur mu? Gerçi İstanbul’un da zangır zangır sallandığı o en son depremde kimse kılını kıpırdatmamıştı. Neyse Selma aşağıda sabırsızlanmıştır diyerekten en çabuk yöntemi seçip bir kağıda bir şeyler karaladım. Bir kere birini uyandırmaya kalksam kesin başaramayacağım onca gürültüye uyanmayan ben ismini fısıldarken uyanır mı, koca binaları yıkan deprem sarsıntısına uyanmayan ben sarstığımda kalkar mı? Aceleyle buzdolabının üzerindeki tüm mıknatısları süpürerek yok ettim ve iri punto harflerle yazdığım notu buzdolabının kapağı üzerine yapıştırdım.  SELMA’DAYIM MERAK ETMEYİN. Gerçi kimseler uyanmadan geri gelmiş olurum ama hadi neyse.

Kapıdan çıktım, papası atlar atlamaz ayağımdaki topuklu ayakkabılar tıkır tıkır etmeye başladı. O sessizlikte sanki oda orkestrası konser salonuna girmiş gibiyim. Ya da ıhlara vadisinde çığlık atıyorum, binlercesi de benim arkamdan bağırıyor. Öylesine bir yankı var. Bir an topuklara basmadan yürümeyi denedim, imkanı yok başaramayacağım. Ayakkabılar zaten o kadar yüksek topuklu ki 37 numara ayağımın parmak uçları topuğun  daha fazla kalkmasına müsade etmiyor. Hay allah, daha oyalanırsam Selma yine arayacak. Bu sefer bütün apartman kalkar. Bir de gece yarısı evden kaçıyor pozisyonunda cümle aleme rezil olurum. Bizim kapıcı benden erken davranarak dış kapıyı kilitleyip evdekilere haber bile verir. Yapar mı yapar vallahi, öylesine namus düşkünü işgüzar. Çare yok aldım ayakkabıları elime buz gibi taşlara yalın ayak basarak, asansörü bile çağırmadım gürültü olur diye, beş kat merdiveni iniverdim.

Selma arabanın içinde iyice sabırsızlanmış. Ofluyor, pufluyor. Arkada yine eski okuldan bir arkadaşımız Feride, görür görmez şaşırıyorum, o da saatine bakıyor. Geç kaldın, hadi Selma gazla artık diyor. Biz yola çıkıyoruz. Nereye diyorum? Acıbadem’e diyorlar. İçimden Acıbadem’de nereden çıktı diye geçirmekle birlikte hiç ses çıkarmıyorum. Zaten suçluyum çok geç hazırlanmışım. Yine de aklımdan mekanları şöyle bir sıralıyorum. En ünlü olanı Acıbadem Un Mamülleri Pastanesi, orada ne işimiz var, zeytinli açma eşliğinde kutlama yapacak değiliz, Mabeyn var ki bu saate kadar açık kalmaz, zaten orada da ayran ya da şalgam suyuyla mı kutlama olacak, aklımdan tüm seçenekleri ortaya dökmeye uğraşıyorum. Bir müddet yol aldıktan sonra baktım ortalık sakin, radyodaki gece müziği ambiansı iyice yumuşatmış, nedir bu gizem, sır allahaşkınıza, bana da söyleyin de gecenin bu saatinde bok yoluna bile gideceksek bilerek gideyim dedim.

Feride arkadan Acıbadem’de çok iyi bir psikolog var seni ona götürüyoruz, demez mi? Hayda nereden çıktı şimdi bu psikolog işi. Hem benim ihtiyacım yok ki? Hem gece yarısı bu ne randevusu? Genelev psikoloğu mu bu nedir, kimdir? Yok yok öyle sandığın gibi değil diyor Selma. Selma’ya güvenirim. Feride gibi uçuk kaçık değil, aklı başındadır. Politikayla falan ilgilenir. Uluslararası ilişkileri takip eder. Ama yine de hatırlamaya çalışıyorum son zamanlarda politik skandal falan oldu mu ülkede ki bunun başına vurmuş olsun da gece yarısı beni yataktan kutlama var diye kaldırıp böyle bir şeye girişsin. Geçen hafta ben gittim diyor Feride, memnun kaldım Selma’yla seni de götürelim diye karar verdik. Peki, neden gece yarısı? Kadının başka zamanı yokmuş. İki randevu arasına sıkıştıracak. Zaten bir şey değil 160 lira. Hiç bir şey değil, canım. Ne olsun? Gerçi ben bir aralar başka birine gitmiştim onun saati 250 liraydı. Herhalde diyorum bu paraya sıkıştı hem gece gündüz çalışıyor hem de fiyatlarda damping yapmış.

Öyle böyle derken ben ayağımda topuklular, pırıl şıkır giysilerim, der top edilerek spreylenmiş çalı süpürgesi saçlarım  ve gece makyajımla kutlama beklerken, tam pavyonda yakalanmış muayeneye götürülür edasıyla psikolog hanımın muayenehanesinden içeriye sokuldum. Selma önden girdi, Feride arkamda. Ne olur ne olmaz firar mirar ederim. Gece yarısı buralara kadar zahmet edip beni getirmişler. Hatır şinas bilmezlik etme şimdi diyorum içimden. Selma koşarak boya sarışını bir kadınla konuştu. Neyse ki psikolog hanım o değil. Genişçe bir salonda bir sürü deri koltuk, bir tane de deri divan. Beni o divana doğru yönlendiriyorlar. Ucuna ilişiyorum. Odanın biraz ilerisinde öğretmen kürsüsü şeklinde maun tahta bir masa, masaya yakın koltuklara Selma’yla Feride oturdu. Baş öğretmen kılıklı psikolog, koyu renk ve kısa saçları var neyse ki, gelip kürsüye yerleşti. Boyalı sarışın kadın ortadan kayıp.

Hoş beş bir kaç konuşmadan sonra psikolog hanım bana baktı, anlat der gibi. Ben Selma’yla Feride’ye baktım, bunlar ne iş burada der gibi. Malesef özel bir odamız yok baş başa kalacak, bu şekilde olmak zorunda. Tamam onlar benim arkadaşım, aramızdan su sızmıyor ama yine de sızan bir şeyler var ki ben buradayım. Onu da ancak ve ancak ve belki sizinle paylaşırım ama böyle açık oturum şeklinde değil. Kusura bakmayın imkanlar ancak bu şekilde cevabını alıp susup oturdum. İçimden gitti 160 lira, ben o parayla şimdi neler almazdım diye düşünürken, bir de şimdi kadına ne anlatacağım derdi başladı. Hepsi bana bakıyorlar. Gerçeklerden bahsetsem olmaz, uydursam kaydırsam ya çok ileri gider de karizmayı çizdirirsem, sonra beni buradan doğru deliler evine götürmesinler endişesi de yok değil. En nihayetinde gece yataktan kaldırıp buraya getirme cüretini göstermişler, bir adım daha ilerisini de rahatlıkla atarlar. Ben böyle ne diyeceğimi bilemez halde suskun otururken boyalı sarışın kadın içeri daldı, çok acil sizi çağırıyorlar şeklinde bizim psikoloğu alıp arka odaya götürdü. Biz bir müddet çıt çıkarmadan oturduktan sonra, bakın dedim bu kadarı da olmaz. Bu kadın bana ayırması gereken bu bir saati başkalarıyla ilgilenerek heba ediyor. Ben vermem 160 lirayı. Feride, yok canım sen haklısın. Ben geldiğimde böyle değildi, şeklinde müdahele etti.

Biz bir müddet daha sessiz sedasız bekledik, sonra sıkılıp içerideki odaya bir göz atmaya karar verdik. Bir de merak var tabii işin içinde. Hem gece yarısı, hem arka oda muhabbetleri, hem acil durum falan ne oluyoruz? Kapıyı hafifçe aralayıp göz atmamızla birlikte içeride odanın bir tarafından diğer tarafına neşeyle koşuşturan aşağı yukarı 4-5 yaşlarında, kafası sarı mı sarı bir oğlan çocuğu dikkatimizi çekti. Psikolog hanımın kusura bakmayın halletmem gereken bir durum var, şimdi geliyorum siz içeride bekleyin lütfen, demesiyle gerisin geri kös kös oturmaya döndük. Kararım kesin. 160 lirayı ödemeyeceğim. Gerekirse çıngar çıkarırım. Enayi miyim ben, gider ötekine 250 lirayı bayılırım ama en azından baş başa oluruz ve bir tek benle ilgilenir. Hem onun saçları boya değil, doğal sarışın. Öyle üzüldüm ki bir an, hakkını yemişim kadının. Hatta yarından tezi yok, ben yine haftalık randevularıma döneyim, geçirdim içimden. Gerçi beni her hafta ağlatır. Odasından çıktıktan sonra da iki gün boyunca zırlarım. Bu ne biçim iyiye gitmeyse dediğim zamanlar geldi aklıma.  Hani zorla ayağına kadar gidip, ne olur beni ağlat şeklinde 250 lira vermek de oldukça akıl karı bir iş mi? Nankör olma dedim, bu işin raconu böyle belki de. Bu ülkede ağlama duvarı gibi bir mekan olmadığı için bu işi psikologlar devralmışlar, amme hizmeti yapıyorlar. Sen de buldun bunuyorsun. Zaten kadını bırakmayıp devam etseydin hiç başına bunlar gelmeyecekti vs, derken bizim psikolog hanım içeriden gelip maun masasına yerleşti.

O bize baktı, biz ona derken, boyalı sarışın odaya zamanın dolduğunu bildiren bir giriş yaptı. Biz hepimiz ayaklandık. İnadım inat borcum ne kadar gibisinden hiç bir şey söylemeden doğru kapıya yöneldim. Bu sefer hem Selma, hem Feride arkamdan geliyor. Tehlike gitmiş. Kaçsam kaçsam nereye giderim ki, zaten artık eve dönme zamanı. Neyse biz bu şekilde çıkışa yöneldik, ev sahipleri bizi geçirir pozisyonda takip ettiler, kapıyı tuttular, yine bekleriz hoş beş lafları. Gelmeden arayın randevu alın falan filan. 160 liradan hiç bahis yok. Bu iyiye işaret ama ben yine de Feride’ye dönüp kulağına bu kadın boktan, gel ben seni benim eskisine götüreyim falan fısıldarken kapıyı arkamızdan güm diye kapatmalarıyla birlikte ben de yatağımda sıçrayarak uyandım. Gün ağırmış.

Reklamlar