>

Dün sabah bir arkadaşım aradı. Bu seferki rüya değil baştan söyleyeyim. Saat 10 olmuş, bizimkiler daha yeni kalkıyorlar. Ben sabahın altı buçuğundan beri ayaktayım, yazı yazmış ve günü yarılamışım. Hani diyor bana telefonda geçen gün demiştin ya bu ay ancak ve ancak ücretsiz etkinliklere katılabilirim, bak sana çok güzel bir etkinlik buldum. Gidersen ben de geleyim beraber gidelim. Ben zaten dünden hazır, gece yarısı bile kalkıp hazırlanıp nerelere gidiyorum ama şimdi pazar günü aile günü falan hesaplarına dur dedim ben seni 1 saat içinde arayıp cevabımı vereyim.

15 dakika sonra kahvaltı sofrasında konuşuyoruz. Biri sahilde bisiklete binecek diğeri bundan böyle programını pek bildirmiyor, gerçi dışarı bir yerlere gidecek olsa bildirir ya, kanımca evde kanepeye çöreklenip film pazarı festivali düzenlemek niyetinde. Her neyse hava çok güzel sahilde bisiklet fikri bana da çok çarpıcı geliyor ama şimdi Taksim’deki etkinlik de hiç fena değil. Gerçi Eric-Emmanuel Schmitt’i tanımıyorum ama olsun, kendisi İstanbul’daymış, Fransız Kültür Merkezi’nde bir okuma seansı düzenlemişler sonra da bir şeyler konuşacak biz dinleyeceğiz vs… Aniden Kiki söze atılıyor. Git, git çok güzel. Biz bu sene onun Ziyaretçi isimli piyesini okuyoruz. Bakınız yukarıdaki fotoğraf. Ayrıca salı günü de öğleye kadar özel okul seansı yapacak biz de gidip dinleyeceğiz. Hem sen seversin o adam FİLOZOF. Tabii bu taş bana; çok felsefe yapıyorsun evde başımızı şişiriyorsun, git de gör felsefe nasıl yapılırmış gibilerinden.

Peki diyorum sen sevdin mi bu adamı ve piyesini. Evet diyor hem de iki defa okudum. Görülmüş bir şey değil. Okul ders kitabı iki defa okunsun. Kiki o anda masayı terkedip koşarak içeri gidiyor ve bana kitabı uzatıyor. Al bak, çabucak oku gitmeden. Şöyle bir bakıyorum, Fröd hakkında çok güzel oku gör diye tekrarlıyor. Fröd deyince, kim bu diyorum içimden, ben neden tanımıyorum. Sonradan jeton düşüyor. Ne Fröd’ü ya, bu Froyd diyorum. İşin açıkcası bizim Freud canım ama Fransızlar Fröd okuyorlar.

Kiki tabağının önüne çoktan yerleşmiş bana oradan gevrek gülüşüyle çocuklar kendiliğinden filozofturlar diyor; soru sorarlar. Biz hemen atlıyoruz tabii konuya eh, peki yetişkinler? Onlar da kendiliğinden gerzektirler; cevap verirler. Hop atlıyoruz konuya, bakın işte gördünüz mü diyor bizimki hemen tepki gösteriyorsunuz. Bir iki dakika falan sessizlik yaşanıyor. Hani gerzek değiliz ya, hemen cevaba sarılmamak, önce bir düşünüp sonra konuşmak için bekliyoruz ama ağzımızdan çıkan ilk söz bir soru olmak yerine; sen de aynısını yapıyorsun. Neyse çok uzatmayayım böylesine hararetli bir kahvaltının ortasında arkadaşımı hemen aradım ve tamam dedim gidiyoruz. Etkinlik saat dörtteymiş ikiye doğru yola çıkmak için sözleşiyoruz.

Bu arada ben kitabı elime aldım ve okumaya başladım. Bir yandan da aklım şu filozof çocuklarda, nereden öğreniyor bunları bu velet, okuldan mı falan derken 17. sayfa civarlarında Freud’un kızı Anna ile konuşmasını okurken bu satırlar geldi gözümün önüne. Tüm bunlar meğersem Schmitt’in piyesinden öğrenilmiş. Bu arada bu piyes, baktım Türkçeye çevrilmemiş malesef ama o kadar komik ki… Beckett sevenler bayılırlar, tabii hali hazırda tanımıyorlarsa.

Bu arada kitabın özelliklerinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Malum Lise öğrencilerine yönelik olduğundan yukarıda görülen ufak tefek dipnotlar ve arka sayfada yer alan çok kısa sentetik özetler sayesinde, sonuçta A5 boyutundan biraz daha küçük ve 138 sayfalık bir yazılı nesneden, Freud’u, öğretilerini, hayatını öğrenmekle kalmayıp bir de yazı ve psikanaliz hakkında, insanoğlu ve Tanrı arasında imkansız diyaloglar üzerine gelmiş geçmiş ünlü Fransız yazar-düşünür-şairlerinin metinlerinden geçerek bir çok bilgi sahibi oldum. İlk fırsatta bu lise öğrencilerine yönelik kitapların tüm serisini elde edeceğim. Hayatın ironisi işte, tüm okul hayatı boyunca kitapların kapağını bile açmayan ben, şimdi düştüm peşlerine.

Öğlen 12’ye doğru harıl harıl kitabı okuyup bitirmeye çalışıyorum, müzik bangır bangır önce Bon Jovi sonra Queen çalıyor. Telefonum bipledi. Benim ortak. Taksim’de bomba patladı. Sakın bu taraflara gelme, ben de son anda taksiyi Gümüşsuyu’ndan gitmesi için çevirmeseydim şimdi meftaydım belki diyor. Aklıma gelen ilk düşünce ne yalan söyleyeyim nasıl olsa artık patladı bundan sonraki saatlerde en emin yerler oraları olur şeklinde… Twitter’da Yekta Kopan’dan öğreniyorum ki Taksim’deki bütün etkinler iptal. Arkadaşım Fransız Kültür’den bir tanıdığına ulaşıyor, onlar da büyük ihtimal iptal edileceğini söylüyorlar. Karmaşık duygular içerisinde evden çıkmamaya karar veriyoruz.

Bu arada Eric-Emmanuel Schmitt’i çok merak ederek internetten bir araştırma çektim. Zaten demiştim ben bu adamı nasıl tanımam diye, tabii ki çok iyi tanıyorum. Gerçi tek bir oyununu izledim. Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler. Vahide Gördüm ve Haluk Bilginer. Son zamanlarda seyrettiğim en iyi oyunlardan bir tanesiydi. Metin sağlam. Schmitt 1960 Lyon doğumlu. Belki de biz bu adamla zamanında bir çok yerde birbirimizi teğet geçtik. İşte böyle olasılıklar bu aralar beni çok düşündürüyor. Lost faktörü olsa gerek. Schmitt’in Ziyaretçisi çevrilmiş olmasa da kendisinin bir çok eseri Türkçe’de mevcut. Pandora iyi bir adres.

Günün geri kalanı, bisiklete yetişemedim ama sahilde yürüyüşle geçti. Eve döndüğümde hava çoktan kararmıştı. Eski yürüyüş parkuruma geri döndüm. Sahilden Bostancı’ya kadar gidip Bağdat Caddesinden geri dönüyorum. Sahil güzel ama gidiş geliş o sessizlik çekilmiyor. Dün Bağdat Caddesinin o otobüs içine benzer kalabalığı ve gürültüsüne çıkınca vallahi mutlu oldum. En büyük kabusum Zekeriyaköy gibi bir yerlere silah zoruyla taşınmak. Ter içinde uyanıyorum.

Reklamlar