Oley! İlk defa iki fotoğrafı yan yana yerleştirmeyi becerdim. Nasıl yaptığımı pek bilmiyorum ama bir kere yapan diğer seferleri de yaparmış sözüne güveniyorum. Bu sabah saati beşe kurarak kalktım ve bilgisayarın başına geçtim. Amacım sabah yazılarına bir düzen getirmek. Ne de olsa sabahları zihnimin en açık olduğu zamanlar. Yazılar da oldukça kolay akıyor. Zaten bir kere yazar olmaya karar verdin mi her gün, gün aşırı bile olmaz, düzenli yazmaya alışmak lazım.
Gittiğim atölye itibariyle bu işin yarısının yetenek diğer kalan yarısının da amelelik olduğunu öğrendim. Bu gerçekten de böyle. Araba sürmek gibi kilometre işi. Kilometreler arttıkça hem yaratıcılık gelişiyor hem de anlatım tekniği, bir de word’ün mükemmeliyetçiliği sayesinde dil bilgisi. İşin komiği word yazılımını bile milliyetçi yapmışlar. Es kaza olur da yabancı kökenli bir kelime yazarsam hemen alarma geçiyor. Hiç acıması yok yeşil çizgisini attırıyor. Üstelik çok terbiyeli, öyle argoydu küfürdü falan hiç tahammülü yok. Ulan, (blog yazıları en rahat küfür, argo kullanılabilecek yerler, terbiyeli dil bilgisi kontrolü yok), bu ne biçim iş  bilgisayarla tek başına kaldığın zaman bile mahalle baskısından kurtulamıyorsun. Belki de çoğu yazar o yüzden eski kağıt kalem geleneğinden vazgeçemiyor. Bak bunu hiç düşünmemiştim. Yazılım derdi olmadığından daha özgür bir ortam. Üzerinde düşünmeye değer.
MG yazı atölyesinde öğrendiğim bir çok şeyin yanı sıra, 15 dakikalık serbest yazıların da önemi üzerinde oldukça durulmasına rağmen bu konuda bir türlü alışkanlık kazanamadım. Öncelikle saatini yanlış seçtiğimi fark ettim. Akşamları yatmadan önce bir iki sayfa okumak yerine bir iki sayfa olsun o on beş dakikalık yazılarıma ayırıyordum. Fakat okurken kafa düşmesi çok olur ya, benim durumumda yazarken de oluyor, hiç farkı yok. Saçmalamanın yanı sıra bir de yazılar okunmaz hale geldi. Dolayısıyla ömrü pek uzun olmadı. Bir ara gün ortasında yapmayı denedim. O hiç olmadı. Ne telefon, ne kapı, ne acıkan karnım, ne susayan bedenim hiç biri izin vermedi. Sonra sabaha döndüm. Her sabah 15 dakika saati kurup yazdım. Fakat bu saat kurma işi beni çok yordu. Bir kere kurma işlemiyle yazıya başlama süresi arasında geçen bir iki dakika hatta belki daha da az ama beni acayip rahatsız etmeye başladı. Saplantı haline geldi. Öyleki cep telefonunun kronometresine geçtim. 17 dakikaya ayarladım. Bir müddet sonra kronometrenin zamanın bittiğini bildirme sesi tüm tüylerimi diken diken etmeye başladı. O zaman bu iş böyle olmaz ben en iyisi bilgisayarda yazayım bir yandan da sağ alt köşede saate göz atarım düşüncesi beni bir müddet mutlu etti.
Gel zaman git zaman, tabii bu süre en fazla bir hafta, yazarken gözümü sağ alt köşeden alamaz oldum. Öyle ki devamlı bakıyorum. Aklıma da haliyle saate baktım, saate baktım cümlelerini yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Bunun bir de başka bir dezavantajı daha oldu, başladığım saati aklımda tutamıyorum. Dolayısıyla on beş dakikanın dolup dolmadığını anlamak için her seferinde bir kaç dakika hatırlamak ve sonra hesap yapmakla zaman kaybeder oldum. On beş dakika denildi ya, iki saniye eksik, fazla olsa olmaz. Sonra başlangıç saatini yanımda duran bir deftere kaydedeyim fikri doğdu. Bu sefer de hem saate hem deftere göz atıp ardından vakit doldu mu ne kadar kaldı hesaplarını yapmak iyice zul geldi. Bir müddet ceza yazar gibi; saate baktım, hesapladım, daha vakit var, hala yazmalıyım, vs gibi oldukça yaratıcı metinler ürettikten sonra bu on beş dakikalık serbest kalem metinleri yazmaktan vazgeçtim. Dolayısıyla olmayan yaratıcılığım da eksi seviyelere düştü ve yazar tıkacı sorunuyla baş başa kaldım. Bu arada bütün bunları Freud’a anlatsam ne derdi acaba çok merak ettim…
Tıkacı açma sorununun cevabını adım gibi bilsem de bu on beş dakikayı hesaplamak kabusu yüzünden çözümün yanına bile yaklaşamadan her türlü zihin açıcı vitamin, yaratıcılık geliştirici bir bardak şarap türünden ya da çok ilham veren bir sanat eseri ya da bir metin gibi bin bir türlü tekniği denediysem de olmadı. En sonunda benden bu kadar. Zaten nasıl oldu da yazar olabileceğine inandın gibilerinden düşüncelerle sarılarak koruma altına alınan tüm benliğim o yumuşacık elyaf yorgana gömülerek yattı kaldı.
Dün uzun zamandır okumayı planladığım Julia Cameron’ın yaratıcılık üzerine ders verdiği kitabını elime aldım. Bir tür alıştırma kitabı. Daha ilk sayfadan bu serbest yazıların önemini belirtmekle kalmamış onlara bir de Sabah Sayfaları adını vermiş. Dolayısıyla daha baştan kalkar kalkmaz ilk iş, henüz bilinç ve bilinç dışı sınırları içiçe yaşarken, yazıya oturmanın önemini vurgulamış. Sonrasında da zaman vermek yerine üç sayfa demiş. Üç sayfa ya… Ne kadar tutarsa tutsun. Neyse zamanı verelim yazılsın.
Bu sabah ilk denememi yaptım. Üç sayfa on beş dakikayı geçiyor, ancak sabahın körü olduğu ve herkesin üzerinde pireler uçuştuğu için oldukça çabuk, verimli ve en önemlisi stressiz geçiyor. Bu arada hayıflandığım şey şu: ben bunu neden daha önce düşünemedim? Bu kadar zor muydu on beş dakika kıstasını bir, iki ya da üç sayfa şeklinde değiştirmek? İşte tıkaç diye buna denmez de neye denir?
Sabah sayfalarında neler çıktığını paylaşmasına paylaşacağım ama şöyle bir de kural var en az üç hafta boyunca yazdıklarına bakmayacaksın. Daha sonra okuyup, düzeltip, ne istersen yaparsın. İster paylaş. İster fikir çal. Hem telif hakkı da yok.
Bu arada bu gönderiye kaplumbağa fotoğrafı koyacaktım. Ne de olsa bu çözüme varmak iki senemi aldı. Arşivimde yokmuş. Son yağmurda bizim evin merdivenlerine doluşan sümüklü böcekleri buldum. Ortam da pek karanlık ama idare eder. Bugünlük bu kadar. Hazırlanıp Tanpınar Festivaline gidiyorum. Akşama kadar Mimar Sinan’dayım.
Reklamlar