Etiketler

, , , ,

“Ben hayatımda yalnız tesadüfe güvendim. Ve onu bekledim.”

Geride bıraktığım yaşantıma bakıldığında oldukça tanıdık gelen bir söz. Ve yine böyle bir tesadüfle başlayan yazı macerasının ortasında belki de yine hayatımda büyük değişikliklere meydan verecek bu sempozyuma katıldım. Bazen şuna çok içten inanıyorum: Çözüm uzaklarda değil, elimin uzanabileceği mesafede. Önemli olan iki şey var. Çözümü görebilmek, sonra da elimi uzatma cesaretini gösterebilmek.

Dün bana çok iyi geldi. Hedeflediğim vapuru kaçırıp Tanpınar Sempozyumunun ikinci gününe biraz ortalarından başlamış olsam bile güzel bir gündü ve göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti. Şimdi bu sabah yaşadıklarımı taze taze dökmeden önce ilk gününü neden kaçırdığımı soruyorum kendime. Tamamıyla bilmezlik. Bilmiyordum ki Tanpınar’ı bu kadar seveceğimi. Halbuki şüphelenmem gerekmez miydi? Tanpınar’ın çizgisinden gittiği söylenen yazarlarımızı severek okuduğuma göre, bir çizginin başlangıç noktasını bilmek ve başlangıç noktasının da başlangıcına inmek ilginç olmaz mıydı? Düşünemedim işte. Ama iyi haberlerim var, gün başlarında gösterilen belgesel filmini belki bulamayabilirim ama sempozyum notlarının çok yakında bir kitap olarak derlenip piyasaya çıkacağı duyumunu aldım.

Sempozyumda kimler vardı kimler? Sığlık yaparak detaylı programı vermektense sadece beni etkileyen konuşmalardan bahsetmeye karar verdim. Bir kere hemen söyleyeyim geleneksel akademik görüşlerin dışına da başvurulduğu için oldukça farklı düşüncelere de yer verildi. Bazı katılımcıların gönlü tartışma isterdi ki, malesef ve iyi ki zaman yoktu da o televizyondaki sığ tartışma programlarına dönmedi işler. Yenişilemeyeceği baştan belli konularda neden tartışılır hiç anlamam. Nasıl da zaman kaybı olur. Kısacası dün böyle bir gün DEĞİLDİ.

“Tanpınar’ın Romanlarında Sıradan İnsanlar” a değinen Sema Uğurcan konuşmasını yazmış olduğu metin üzerinden okuyarak sunmasına rağmen, bu gibi durumlarda çok zor konsantre olurum, bir tek satırını bile kaçırmadan dinlediğim bir sunum yaptı. Bu arada keşke tüm konuşmalar ekranda power point sunumlarıyla desteklense ne iyi olurdu diye hayıflanmadım değil.

Sıradan insanların, metinden çıkarak olayların akışını kesmeden ana karakterleri destekleyen kişiler olduğunu, metnin bölümlerini birbirine bağladığını ve olay örgüsünü ilerlettiğini, ayrıca farklı gelişimlere kapı açtığını, hatta bazen yazarın söylemek istediklerini daha inandırıcı olması açısından bu kişilere söylettirdiğini açıkladı. Belki uzman çevrelerce bilinen bu bir takım bilgiler benim için ufuk açıcı oldu. Üstelik bugünlerde bir romana başlamış ve iki sayfa yazıp tıkanmış biri olarak lavabo-aç etkisi yaptı.

Uğurcan ayrıca romanlardan örnekler verdi, en hoşuma gidenleri şunlardı: Huzur’daki Suat’ın tek insani duygusunu ortaya koyan sıradan bir küçük kız olur. Küçüklüğünde köpeklere bile eziyet eden Suat bir küçük kıza acır ve onu Mümtaz’ın evine götürür. İşte bu örnekte sıradan küçük kız Suat karakterini destekler. Sempozyumu kaydettim ama basılı kitabı çıktığında çok daha iyi olacak. Not almayı seneler var unutmuşum. Hem yazıp hem dinleme kapasitesini kaybetmiş beynim ki, bir zamanlar hiç durmadan not alabilmekle övünürdüm. Ah, ah. Sonra bir de Mümtaz’ın sur dibinde karşılaştığı bir küçük kız var. İhtiyar balıkçı var, üç hemşire var. Hatta bu hemşirelerden bir tanesi sıra dışı bir eve sahip olan sıradan bir kişi.

İkinci konuşmacı Süha Oğuzertem’den “mazmun” kavramının ne olduğunu öğrendim. Bilmeyenler için : Klişeleşmiş söz, bir şeyi çağrıştırarak adını söylemeden gizli gizli anlatma üslubu, simgesel, dolaylı ifadeyle anlatım, benzetmeler vs…

Bu arada bana çok tanıdık gelen şu oldu: Tanpınar’ın eserlerinde tembellik hakkına gönülden inanmış kahramanların gözünden anlatılan bir dünya kavramı… yani ben ve hayatım da bir Tanpınar karakteri olabiliriz. Evet, belki de öyleyim. Tanpınar’ın bitmemiş bir  romanının bir kahramanı olarak ortada kalmış ve hayatını elindeki iptidai koşullarla kendi kendine çizmek zorunda bırakılan, dolayısıyla da ne yapacağını bilmeyen üstüne üstlük kişiliği tamamlanmamış ezik bir karakterim. Tanpınar’ı umarsızca arayışım ve kaderin ağları tarafından dünkü sempozyuma sürüklenişim de işte bu yüzden. Ne de olsa yazarı bulmak için önce onu aramak lazım. Stranger Than Fiction etkisi.

Emre Ayvaz bana göre tuhaf olduğu kadar ilginç ve doğruluğu yadsınamayacak bir tez ileri sürüldü. Mutlak değer değil de bir göreceli olma durumu bu. Tanpınar’a sevgisi ve saygısı olmadığı anlaşılmasın, zaten öyle olsaydı bu sempozyum da olmazdı. İddiası şu; Tanpınar’ın önemli oluşu Tanpınar denginde başka önemli yazarımızın bulunmayışı nedeniyledir. Eğer zamanında onunla güreşebilecek dengelerde başka yazarlarımız olsaydı kendisi bugün bu konumda olmazdı.

Sonra Tanpınarca dilinden bahsetti. Burada anlatmak istediği, tüm karakterlerin, yazarın o kendine özgü zengin üslubuyla konuşmasından dolayı metinlerde yaşanan bir monotonluk ve dilin karakterlerin önüne geçtiği. Yani benim algıladıklarım bunlar. Bu durumda şöyle bir itirafım var. Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk ve Geçmiş Zaman Elbiseleri adlı öykülerinden başka bir şey okumamış ama yine de yazarını arayan bir kahraman olarak, çok fazla görüş sergileyemeyeceğim durumları.

Parantez içinde; sempozyumda bahsedilen çok şey var ama paylaştıklarım kendi süzgecimden geçerek ben de yer etmiş olanlar.

Fatih Özgüven’den “Tuhaf zamanlar tuhaf kahramalar doğurur”.

Daha sonra Ubor-Metenga ekibi, bir üyeleri, Ayfer Tunç, eksik olarak Acıbadem’deki Köşk öyküsünün çözümlemesini yaptı. Daha önceden İKSV’de dinlemiş olmama rağmen yeniden dinlemek güzeldi. Okumamış olanlara şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca şunu da öğrendik ki, hangi üniversite olduğunu unuttum ama bir üniversitenin Mimari öğrencileri Yekta Kopan ve Murat Gülsoy’la bağlantı kurarak bu öyküde bahsi geçen köşk’ün ve özellikle de gusulhanesi’nin planlarını çizdiklerini ve inşa etmek niyetinde olduklarını (ben yanlış anladım ya da kendi kendime çıkarım yaptım emin değilim ama öyle bir hava esiyordu) anlatmış. Denilene göre belki de o köşkü çok yakında ziyaret edebileceğiz. Yani batıda olsa bence çoktan gerçekleştirilir ve Tanpınar müzesi olarak ziyaretçilere açılır ve karlı duruma geçirilerek ülkenin hassas dengelerine artı kaynak sağlanırdı. Bana kalırsa bu köşk Disney Park’a bile satılabilir.

Ubor Metenga’dan önceki konuşmacının, Alim Kahraman, hastalanıp katılamayacağını öğrenince Acıbadem öyküsünün çözümlemesine daha fazla zaman kalacağını ve İKSV’de bir türlü deşilemeyen Derviş konusunun bu oturumda açıklığa kavuşacağını sanarak sevinmiştim. Ancak umutlarım boşa çıktı. Zaman yetersizliğinden ve bir at olan Derviş’in üzerine konuşulabileceklerin çok fazla olmasından dolayı bu konu yine üstü kapalı geçildi. Şu an Derviş’in çözümlenmesi meselesinin Borges’in 602. Gece’si gibi bir şaka olduğunu düşünüyorum. Bu şakanın ardında yatan inceliği bulmak beni biraz zorlayacak.

Bu arada Gülsoy, Emre Ayvaz’ın Tanpınarcasına cevap olarak, yazarın kullandığı bu özel dili Tanpınar’ın kendini araştırma çabası olarak ele aldığını söyledi. Sempozyumun genel akışı içinde tartışmalara yer verilmese de bu türden ufak çaplı cevaplar gidip geldi. Bunları yakalamak, takip etmek ve paylaşmak oldukça zor. Orada bulunmak ve dinlemek lazımdı. Ben kendi hesabıma bir bakış açısı harmanladım. Bu da ilerde yazdıklarımda, düşüncelerimde, davranışlarımda, dünyayı algılamamda kendini gösterecektir. Dolayısıyla dün benim için büyük bir zenginlik kaynağıydı.

Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk öyküsü üzerine Murat Gülsoy’un sempozyum notlarına ulaşmak için: 602.Gece Murat Gülsoy

Derken öğlen oldu. Yanımdaki öğrencilerden nerede yemek yenileceğini öğrendikten sonra, hatta çok tatlılardı birlikte gittik ve kuyruğa girdik. Fındıklı’daki Mimar Sinan’ın yemekhanesi mükemmel. Uzun zamandan beri yediğim en ucuz ve en zevkli yemek oldu. Sıkı durun aşağıda fotoğrafları olan yemek 1,5 Türk Lirası. Bir bardak Erikli suyu da dahil. Hem de deniz kenarında, boğaz manzarası eşliğinde.

En sevdiğim makarna çeşidi. Sade. Onca uğraşmama rağmen evde bu tadı bir türlü elde edemem. Okul yemekhanesinde olmak lazım. Bu arada yeni özel okulların yemekhanesinde hiç yediniz mi? Yemedinizse ben hemen söyleyeyim bu kadar lezzetli değil çünkü büyük bir özentiyle sokaktaki yabancı fast food ya da restoran yemeklerinin ucuza taklidini yaparak berbat şeyler çıkarıyorlar. Üstelik en uygun fiyat 7 TL.

Bahçede bile yemek mümkün.

İşte benim oturduğum yerden görünen manzara. Bir üniversite klasiği olarak yemek ortasında bildiri dağıtan gençler geldiler. Bu nesil bizimkilerden daha kibar. Haberiniz olsun. Aksine inanmayın.

Güzelim karnıbaharın detayı. Gerçi bizim evde de karnıbahar var. Malum mevsim yemeği. Üç öğündür üstüste karnıbahar yiyorum. Gerçi sorun yok bir beş öğün daha yiyebilirim. Tavuk şinitzel ve patates yemektense…

Tepsinin toplam görünümü. Kayısı hoşafını da bir özlemişim. Hepsini sildim süpürdüm. Sonra bahçeye hava almaya çıktım.

Boğaz Köprüsü gözler önünde. Malesef hiç bulut yok. Kötü olmadan güzeli bilmeyiz hesabı.

Aç kapıyı bezirgan başı oynamalarımız aklıma geldi. Zamanında pazar günleri bu bahçeye kaçak girmişliğimiz çok vardır.

Okulun içinden fotograf sergisi. Gezilebilir.

Okulun içinden. Zaten içini görür görmez hatırladım. Ben zamanında bu okulun giriş sınavlarına girmiştim. Kendi çapımda hazırlandığımı biliyordum ama sınavı deneme cesareti gösterdiğimi unutmuşum. İşletmeci olup çıktığıma göre sonucunu söylememe gerek yok, sanırım.

Balıkların beslenme saati. Zamanında bu bahçeye kaçak girme nedenimiz işte tam tamına bu balıklar. İstanbul’da balığın en bol olduğu yer Fındıklı’da Akademi’nin önüdür. Ankara’dan bize ziyarete gelen kuzenler bile bilir. Pazar sabahtan piknik sepeti ve oltalar hazırlanır, yandaki parkla sınır çizen tel örgülerin arasından denize düşme pahasına geçilerek bahçeye dalınır ve akşama bir sepet balıkla eve dönülür. Hava güzelse yüzülür, güneşlenilir. İşte benim çocukluğumun pazarları böyle geçti…

Yemekten sonra kahve içme fırsatı bile bulamadan tekrar sempozyuma döndüm. Öylesine ilgiliyim ki dakikasını kaçırmak istemedim. Kahvesiz ve çaysız da yaşanabiliyormuş.

Fotoğrafta en sağda oturan Besim Dellaloğlu’nun “Tanpınar’ın Muhafazakarlığı Meselesi” üzerine konuşması yine en ilgimi çekenlerden biri oldu. Hatta muhafazakarlık üzerine verdiği, Tanpınar’ın eserlerinin Dergah Yayınlarından çıktığı için alınıp okunmaması ya da Yapı Kredi yayınlarından çıktığı için özellikle alınıp okunması gibi çarpıcı örnekler içime yumru gibi oturdu. Neredeyse utandım diyeceğim. Çünkü ben de, çok fazla olmamakla birlikte bu gibi kıstaslara sahibim. Yine de Dellaloğlu’nun bahsettiği derecede ön yargılarım yok. Bir zamanlar ön yargılarımdan tamamen kurtulmayı hedeflerken, onların aslında bir çeşit kendini koruma stratejisi olduğunu idrak ettiğimden bu yana cinslerine göre analiz ve sentezini yapıp ondan sonra ön yargılığına viza veriyorum. Tüm sarışınlar aptaldır gibilerinden bahsetmiyorum burada tabii, her ne kadar öyle olsalar da…

Gün içindeki heyecanlı konulardan bir tanesi de Tanpınar’ın şair olup olmadığıydı. Burada yeni yayınlanan günlüklerinden ve mektuplarından çok bahsedildi. Bir kısım zaten o kendini şair yeteneğine sahip biri olarak görmüyordu, şiir Yahya Kemal Beyatlı’yla son buldu şeklinde düşünüyordu, dolayısıyla hep şair olarak anılmak istemiş olsa da şair değildir derken, diğerleri kendi hakkında söylediklerini doğru kabul edemeyiz, kendini göklere çıkaranları, özellikle de oldukça alçak gönüllü olan divan şairlerimizi ne yapacağız dediklerine inanacak mıyız soruşturmasında bulundu.

Bana kalırsa tek bir şiir bile kişiyi şair yapmaya yeter:

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında
[…]

Mektupları arasında Antalyalı Kız’a yazdığı mektuptan çok bahsedildi. İçimden ah, ah dedim keşke bir yazar da bana böyle mektup yazsa da zamanında, ben de ileride o Antalyalı Kız gibi anılsam. Yine de mektup almak için çok geç değil, değil mi? Ben bekleye koyayım.

Tanpınar’daki Doğu-Batı ikilemine oldukça bol yer verildi. Ama bu benim zaten bildiğim ve çiklet olan bir konu olduğu için hem de hakkında bol bol yazılı kaynak bulunduğu için burada bahsetmiyorum.

Bilimsel çalışmanın ne olup ne olmadığına dair kinayeli görüşler vardı. Özellikle de Vladimir Propp’un Masalın Biçim Biliminde değindiği, bilimsel çalışma öncesi tasnif, sınıflama gibi bir takım çalışmalara gönderme yapıldı. Buradan Tanpınar’ın kelimeleri döküldü: BİLLUR, SALTANAT, MÜCEVHER, TERKİP, UZVİYET, AYNA, ZAMAN, tılsımlı ayna ve billur kadeh gibi… Asıl bilimsel çalışmanın bu tasnifler yapıldıktan sonra başladığı ve ülkemizde gerçekte olmadığı söylendiyse de devamında ne gibi bir metodoloji kullanılmasına dair bir bilgi edinemedim.

Yeni öğrendiğim ve anlamlı gelen kavramlardan birisi de : SÜKUT SUİKASTİ oldu. Üzerinde düşünmeye değer.

Selim İleri’nin “Bir Tanpınar Romanı Yazmak” başlıklı kişisel anlatısı da çok güzeldi. Vakti zamanında heyecanla böyle bir girişime başlamış, 250 sayfa kadar yazdıktan sonra Tanpınar’a zarar verebileceği düşüncesiyle vazgeçmiş. Umarım tamamlar ve yayınlar. Belleğin ve dolayısıyla insan beyninin nasıl çalıştığına dair bilimin katettiği ilerlemenin ışığında geçmişin ve anıların bir kurmaca olduğunun ayırdına varamayanların uyguladığı baskıdan kurtularak özgürce yazabilmek ya da düşünebilmek ne zaman mümkün olacak? Kendi kendini sansürleme ister yılların yazarı olsun ister yeni yetme, kimsenin kaçamadığı bir kurum sanırım. Bir de önümüzde inanılmaz toplumsal örnekler varsa bu konuda…

Hilmi Yavuz’un “Tanpınar ve İktisadi Kalkınma” ve kapanış konuşmasından sonra gün, Tomris Giritlioğlu’nun kendi deyimiyle tek (çok emin değilim ikinci de olabilir) kişisel filmi olan, sonra gelen diğerleri ideolojik, Tanpınar’ın Yaz Yağmuru adlı öyküsünden uyarladığı aynı adlı filmin gösterimiyle kapandı.

Gülsoy’un yaptığı söyleşide Giritlioğlu, bir zamanlar Tanpınar’ı uyarlamanın onun için önemli bir hedef olduğunu ve bu filmle başlayarak ustalaşmayı ve akabinde de tüm eserlerini filmleştirmeyi amaçladığını anlattı. Devamı gelmeyen bir proje olmasına rağmen kariyerini yine bir Tanpınar uyarlamasıyla kapatmayı çok istediğini de ekledi. Ayrıca senaryo çalışmaları yapılırken, senaryo yazımı için zamanında Orhan Pamuk’a teklif götürdüğünü, Pamuk’un geri çevirdiğini ama diyalogları hiç değiştirmeden kullanmasını tavsiye ettiğini anlattı. Filmi seyrettikten sonra eve gelip öyküyü açtım. Giritlioğlu bu tavsiyeyi gerçekten de tutmuş.

Beni etkileyen, dahası kendimden bulduğum başka bir şey de, Giritlioğlu’nun kendi filmlerini sinemada topluluk içinde seyretmeyişi, seyredemeyişi. Öyle heyecanlanıyorum ki diyor, galasında bile bulunmam. Aynı şekilde, her hafta koşa koşa gittiğim yaratıcı yazarlık atölyesinde yazdığımız öyküler okunurken kendi öyküsünü okuyamayan bir tek ben varım. Her seferinde birilerine ya da Gülsoy’a rica etmek, gerçi beni kırmadan okuyorlar sağ olsunlar ama, o kadar üzüyor ki… Dün yalnız olmadığımı hissettim. Tabii bu durumu değiştirir mi? Hiç zannetmiyorum.

Yaz Yağmuru üzerine ne anlatabilirim ki… Çok duygusal ve hoş. Hoş olduğu kadar da kafamda bir sürü soru işareti bırakan bir film. İlk işim öyküyü elime almak oldu. İki birbirini tanımayan kişi arasında yaşanan yaz yağmuru kadar kısa süreli bir aşk hikayesi. Dışına çıkamayacakları düz yaşam çizgileri hali hazırda çizili olan iki kişi. İkisinin de nedenleri farklı tabii. Ama sonuç değişir mi? Çizgilerinin o daracık alanına sıkışıp kalmışlar. Sonuçta ayrılık öncesi, öyküde ismi Seher (mi), Fatma (mı), ancak filmde çok da emin olmamakla birlikte “kadının adı yok” gibi bir durum var, yeniden izlemeye değer, şöyle diyor kadın kahraman:

SİZ VE BEN AYRI DOLAPLARDAYIZ.

Reklamlar