Bu sabah mim cevaplayasım var. Kalktığımda saat yediydi. Eyvah dedim, gün kısa olacak. Her sabah beşte kalkıyorum ya. Sonra bir telaş başladı. Bu kısa günde ne yapsam? Önce elimdeki kitabın son 100 sayfasını bitireyim dedim. Koltuğa yanı başımda kahve oturmamla kalkmam bir oldu. Dün akşam atölyede okuduğum öykü çalışmasında değişiklik yapmaya karar verdim. Bilgisayarın başına geçtim. Aklıma geçenlerde başladığım ama tamamlayamadığım bir blog yazısı geldi. Yarım kalan işlere öncelik dedim. Dedim ama bu sefer de dün Leylak Dalı’na verdiğim sözü hatırladım. Üstelik de kendi ellerimle yazmıştım kitap mimini yarın cevaplayacağım söz diye. Dolayısıyla Leylak Dalı’nı tıkladım. O-ooo bu ne çalışkanlık, benim mim en altlarda kalmış, üzerine bir sürü yazı eklenmiş. Bir göz atayım derken işte şu Çantanda Ne Var? mimi dikkatimi çekti. Her ne kadar bana gönderilmemiş olsa da içimden çantamı dökmek geldi. Neden?

Hani şu kadın dergilerinde hep vardır ya, Julia Roberts’ı yakaladık, çantasını açtırdık, bakın içinden neler çıktı? A-aa. Hep de kozmetik çıkar artist kısmısının çantasından. Durumun gerçekliğine hiç inanmamakla birlikte merak ve bitmez tükenmez bir naiflikle de hep takip ederim bu tür etkinlikleri, elbet bir gün birisinin çantasından şöyle kişisel bir şeyler çıkacak derim umudumu kesmeden… İşte böyle içimde kalmış, bir gün ben de ünlü olursam bakın çantamdakileri nasıl dökerim ortaya vs  şeklinde. Dolayısıyla bu fırsatın üzerine atlamış bulunuyorum.

Geleceğin ünlü yazarı olmak isteyen bugünün kenar mahalle blog yazarının çantasında neler var?
Hem de tekmili birden renkli resimli…

Çanta ve içinden dökülenler dün akşam itibariyle tarihe geçmelidir. Gerçi çanta içi ancak bir kaç ayda bir değişir. Mevsim değişikliklerinden bile etkilenmez.

İlk dökülenler arasında, siyah net book’um Asus Eee serisi. İki çeşit fular. Biri yeşil sarı, diğeri siyah kırmızı.Ne olur ne olmaz sokak ortasında fularsız falan kalırım. Allah göstermesin. Fotoğraf makinesinin kılıfı, içi elimde görevde.

İkinci fotoğraf, ön sıralarda bir arkadaşımdan ödünç aldığım Can Yayınlarından Borges’in, Borges ve Ben kitabı. Çantanın en değişken unsurlarından biridir. Bazen gün içinde bile birinin işi biter gider, bir başkası gelir  girer. Kitabın arasından taşan kitap ayracı. Siyah ince bir kayışın iki ucunda bağlı gümüş Sümer Aşk Yazıtı Tableti. İki çok sevdiğim arkadaşımın ortak doğum günü hediyesi. Urart’tan. Uzun zaman kaybederim diye kullanamadım. Sonra geçen hafta dedemin sesi kulaklarımda çınladı. “Mezara mı götüreceksin?” İşte o zamandan bu yana okuduğum kitabın içinde çantamda gezdiriyorum. İtalyanlardan Pink Floyd Balesi broşürü. Çok gitmek istiyorum. Büyük ihtimal gidemeyeceğim. Gaipten bir yerlerden davetiye gelirse o başka… Modern İstanbul Müzesi hediyelik eşya mağazasından alınma Fahrelnissa Zeid kalem kutusu. İçinde neredeyse 20 senelik, Lyon yadigarı, kapağı kırık kırmızı Lamy dolma kalemim ve diğerleri. Yeni alınmış kulaklıklar. Kiki kulaklık canavarı. Ayda iki-üç kulaklık yiyerek besleniyor. Dolayısıyla bu son kulaklıklarımı kalem çantamın içine sakladım. Pembe not defterim. Sultanahmet Yerebatan sarayı önünde duvar kağıdı kaplamalı kendi yaptığı defterleri satan birinden alınmış. Bende çeşit çeşit, renk renk. Bittikçe gidip oradan alıyorum. Hemen üstte bu seneki doğum günü hediyem, annem ve kız kardeşimden ses kayıt cihazı. Tanpınar’ı işte onunla kaydettim. Röportaj da kaydedeceğim. En kısa zamanda. Çantanın demirbaşlarından oldu. Kendi sesimi kaydetmekte zorlanıyorum. Aslında elim başka bir uğraştayken aklıma gelenleri kaydetmem için alındı ama gel gör ki, konuş deyince içimdeki o ruhsuz şahsiyetsiz, o kim olduğu belirsiz, adı lazım değil kişi konuşuyor. Halbuki yazarken başkaları kumandayı alıyor. Bense o başkalarını seviyorum.  Ama cihaz dediğim gibi başka işlerime yarıyor ve yarayacak. En tepede bu yaz Söke yollarında Outlet’lerden aldığım kocaman siyah ve beni gizemli gösterdiğine inandığım gözlüğüm. Şimdiden camları çizildi bile…

Şimdi artık iyice ıvır zıvırlara geliyoruz. Siyah kaplı Moleskine ajandam. Kırmızısına param yetmiyor. Her sayfasını dolduramasam bile havası var. Yeşil çift fermuarlı cüzdan. Bu yaz Bodrum’da buldum. Uzun süredir istiyordum. Üzerinde Lush Doğal Kozmetik’lerden alınma iki adet dudak kremi. Solunda saç toplama krizi durumlarında kullanılmak üzere iki kahverengi bir siyah toplam üç adet tarak. Adetler abartılmış durumda. Bir tanesi yetmez mi? Yine üç adet çoğu kullanılmış kağıt mendil. En sevdiğim ağrı kesici. Tabletlerin üzeri kaygan yutarken boğaza yapışmayan cinsten. Ve dükkanın anahtarları.

En pis ve en son bölüm: Kasa fişleri. Sokakta alınan tost, simit, vs kağıtları, olmazsa olmaz Vivident çikletim, nereden geldiğini hatırlamadığım ve hiç kullanmadığım mavi papatya toka, çiklet ve toka arasında sıkışıp kalmış gerçekte kocamın olan Sony mp3 player, hani şu kulaklıkları kalem çantasında saklı olan, 1,5 liraya Cihangir’deki malzemeciden alınmış ve bugüne kadar kullandığım en iyi el kremi, nedense kalem kutusunda durmayan iki kalem, turuncu olan Tanpınar yadigarı, diğeri Faber kurşun, altın kaplama parlatıcı ruj, vişne çürüğü rengi, hala ve malesef orkid pet, üzerinde yaz sonunda ayakkabı denemek için girdiğim Nursace mağazasında verdikleri ince çorabın teki, diğer teki nerede bilmiyorum, fotograf makinesi için ne olur ne olmaz dolu yedek piller, iki çift, acil durumlarda ağlamam, vs gerekirse diye göz yaşı damlam, arabanın anahtarı, sadece ucu çıkmış ve akbilim. Ev anahtarları yok, onlar kapının arkasına takılı.

Şimdi sıra ikinci mime geldi. Asıl cevaplandırmam gereken de buydu zaten. Geniş ve detaylı bilgi için referans noktası Leylak Dalı. Gözü kapalı biçimde banyonun kapısından çıktım ve kütüphanemin durduğu yatak odasına girdim. Bir kitap seçmem lazım. Birazcık hile yaptım. Göz hizasındaki tüm kitapları ezbere biliyorum. Dolayısıyla elimi biraz kaldırdım ve üstteki raflarda gezindim. Gerçi yine biraz hile var bu işin içinde. Çünkü yer yokluğundan kitaplar bir rafın üzerinde iki sıra şeklinde duruyorlar. Yani arka sıralarda yer alanlar bu seçmeye dahil olmadı. Konum itibariyle baştan kaybetme durumları var. Ayrımcılığın allahı. Elime gelen kitap artık tesadüf mü yoksa bu bir işaret mi bilemiyorum.

İşte aşağıda.

 

Orhan Pamuk’tan Kar. Yeni Hayat’ı serçe parmağı farkıyla kaçırmış bulunuyorum.Gerçi Kar’ı da çok severim. Yeni Hayattan iyi olmasın durumları… Hep düşünmüşümdür konserlerde, kırmızı halı geçitlerinde kendini hayran olduğu artist ya da şarkıcının önüne atıp, üstünü başını yırtan tipler vardır ya… neden yazarlar için de öyle bir hayran kitlesi olmasın? Ahdım var, Pamuk’u ilk gördüğümde, hani şöyle bir Sempozyuma falan katılsa, böyle bir şey yapacağım. En son Fatih Orman’da Danny Brillant’ın konserine gitmiştik. Kiki’nin okulundaki biyoloji öğretmenlerinden birisi sahneye fırlamıştı. O kadar hayran yani. O günden beri aklımdan hiç çıkmaz. Ben niye fırlamayayım mesela bir sempozyum sırasında beğendiğim yazarın önüne… Şarkıcının şarkılarına böyle hayranlık kabul görürse, yazarın yazdıklarına aynısından kabul görmez mi? İçimden bir ses görmez diyor ama bir gün o sesi dinlemeyeceğim…

Kitabı nasıl aldığımı hiç mi hiç hatırlamıyorum. Bu da mimin sorusu. O kadar çok kitap alıyorum ki, hepsini hatırlamaya kalksam beynimde başka şey depolamaya yer kalmaz. Sayfaları oldukça sararmış. Eski tarihli olsa gerek. Bir de muhakkak İstanbul’dan almışımdır.

 

55. sayfadaki bana anlamlı gelen paragrafa gelince şöyle:

“Önce birbirlerine hayallerinde şöyle dediler: ‘Şimdi ikimiz de bir çeşit sürgün hayatı yaşadığımıza ve öyle çok başarılı, muzaffer ve mutlu olamadığımıza göre zor bir şeymiş hayat! Şair olmak da yetmiyormuş… Siyasetin gölgesi de bu yüzden üzerimize bu kadar vurdu.’ Bu bir kere dendikten sonra, ikisi de hayallerinde şunu da demeden edemediler: ‘Şiirde mutluluk yetmeyince, siyasetin gölgesine ihtiyaç oldu.’ Ka şimdi Muhtar’ı biraz daha küçümsüyordu.”

Reklamlar