>

Okurum okurum ama zaman gelir Lyon’da kaldığım seneler içinde sokaklarda, metrolarda karşılaştığım insanlar kadar çok asla okuyamayacağımı düşünürüm. İlk gittiğimde dikkatimi çeken iki şey olmuştu. Birincisi kaldırımlardaki köpek bokları. İkincisi de her yerde ve her durumda okuyan insanlar. Şu sıralar birincisini yakalamış durumdayız. İkincisine de ramak kaldı diyelim. Son günlerde elinde kitap dolaşanların sayısı arttı.

Buradan uzun kalacağımı bilerek gittim Fransa’ya. Ve bilerek yanıma hiç Türkçe KİTAP ALMADIM. İlk günlerin yerleşme telaşını atlattıktan sonra ki bu iş 2-3 günde bitti, Türkçe yayın yapan televizyon, radyo, gazete, dergi türünden ne varsa hiç birinin nasıl takip edilebileceğini araştırmadım. İçimi rahatlatan tek şey, okula yazılmıştım ve kursum ülkeye ayak bastığımın hemen ertesi günü başlamıştı. Fransızca tek kelime bilmiyordum, desem yeridir. Seneler evvel üniversitede öğrenciyken Taksim’deki Fransız Kültür’e 3 ay kadar gitmiş, bonjour, je m’appelle Sibel, voulez vous couchez ya da dansez  avec moi, comme si comme ça, dan başka hiç bir şey hatırlamıyordum ve neredeyse otuz yaşındaydım. Zaten bu sıraladıklarımı öğrenmek için Fransız Kültüre gitmeye gerek yoktu,  bunlar o zamanlar genel kültürden sayılırdı.

Şimdi düşünüyorum da zaten belliymiş kendimi zora sokmayı ne kadar sevdiğim. Şöyle düşünmüştüm; Kıbrıs’ı saymazsak ilk defa yurt dışına çıkıyordum ve gezecek görecek bir sürü yer vardı, yoğun kursa kaydolmuştum (her gün ve günde 5 saat) dolayısıyla zamanımın büyük bir kısmı çalışmakla ya da gezmekle geçecekti, kimseyi tanımıyordum, etrafımda akraba arkadaş neyin hiç yoktu, eşim vardı o da sabah çıkıp akşam geliyordu hatta bazen hiç gelmiyordu iş-okul icabı, yani mecburen bir arkadaş çevresi yapmak durumundaydım, eh geriye de okumak için pek vakit kalmayacaktı. Beyin, beden her türlü yorgunluktan ölü bir şekilde yatağı zor bulacaktım. Bir müddet böyle idare edebilirdim. Sonrasında da çok ebleh değildim ya, konuşulan dilin ülkesinde yoğun ders alan biri olarak az çok bir şeyler okuyabilecek bir seviyeye gelirdim. Gerçi az biraz geri olduğumu kabullenmiştim. Şöyle ki; İstanbul’dayken seneler boyu alınan onca kurs, ders, vesaireye rağmen ne İngilizceyi, ne Fransızcayı ne de İtalyancayı doğru dürüst öğrenebilmiş değildim. Gerçi gidilen o okul, kurs, dersane mekanlarının 2 km yakınlarındaki tüm kahveleri avucumun içi gibi biliyordum. Ayrıca, yakın etrafımca hafif gülümser tarzda ama çok müşfik, ana dilimi bile doğru dürüst konuşup yazamadığım söylenirdi. Pek fark ettirmemeye çalışıyordum ama içimden hırs yapmıştım. Ben bu Fransızcayı öğreneceğim, diyordum yaş kaç olursa olsun. En kötü şeyse ana vatandan getirdiğim kitaplarıma sarılıp kendimi hayallere kaptırmam olurdu ki işte o zaman onca yılın sonunda tek kelime bile sökemeden gerisin geri ülkeme dönerdim.Yani verdiğim kararın doğruluğuna emindim. Sabretmek yetecekti. Elbet ben de bir gün yeniden kitap okuyabilecektim.

Okumasına okudum tabii ama bu tahminimden çok daha kısa sürede oldu. Bir müddet sonra beyin ve bedenimin pek yorulmadığını hatta ne kadar çalışırlarsa o kadar cin gibi olduklarını keşfettim. Tabii bunlar gençlik yılları. Şimdiyle pek alakası yok. Sonra orada burada tanıştığım kişilerin hemşehrili sevgili arkadaşlarımın yerlerini tutmadığını ve asla da tutamayacağını anladım. Bir kere farklı hamurlardandık. Benim krize girdiğim, iki büklüm karnımı tutarak günlerce güldüğüm şeylere soğuk, anlamsız ve deli mi bu ne gözleriyle bakıyorlardı ki ben onların kriz geçirdiği konulara canı gönülden gülebiliyordum. Haddi hesabında sadece dili öğrenmekle kalmayıp medeniyet ve edebiyat tarihlerini de derinlemesine inceliyor dolayısıyla ince esprilerini yakalayabiliyordum. Onlar ne kadar anlatırsam anlatayım bu şansa ve açıklığa sahip olamıyorlardı. Ya da bana öyle geliyordu. Ne bileyim? Açıkcası, hep anlamak ama bir türlü anlaşılamamak gibi bir dert baş gösterdi. Arkadaşlarımla beraber olmak yerine tek başıma kalmayı tercih eder oldum. Sinemaya bile tek başıma gittiğimde daha rahat ediyordum. Bu arada benim zamanımdaki filmlerin çoğu Fransızca dublajlıydı. Orijinal dilinden film bulmak imkansız gibi bir şeydi. Ancak dublaj filmlerin bizim dublajlarla yakından uzaktan alakası yoktu, neredeyse orijinal film kalitesindeydi. Ya da bana öyle geliyordu, çok anlamıyordum ya. Ama sanmam. Gariptir Karayip Korsanlar’ını defalarca Fransızca dublaj seyrettim (DVD) çok sonraları üçüncüsünü  sinemada İngilizce seyredince bir garibime gitti ki sormayın.

Neyse işte anlatacağım Fransızca okumaya erkenden kafa göz yara yara Beyaz / Pembe / Kırmızı Dizi kitaplarıyla başladım. O da şöyle oldu. Lyon’luların okuma alışkanlıkları çok fazlaydı. Bir de bazı kitapları okuyup bitirdikten sonra oraya buraya bırakırlardı. Bir gün Bellecour’da otururken tahta bankın yanında büyük bir torba içinde en az 50-60 adet beyaz dizi kitaplarından buldum. Sahibi gelip arayacak mı diye bir kaç saat bekledikten sonra torbayı yüklenip koşa koşa eve gittim.

İlk sene çok az paramız vardı. Ev kirasını ve apartman giderlerini ancak ödüyorduk. Geri kalanla da yiyecek bir şeyler alıyorduk. Hatta bilet parası vermemek için her yere yayan gidiyorduk. Saatlerce yürüyorduk. Bu durumun aslında şöyle bir güzel yanı da vardı, kilo derdi neyin olmuyordu. Hep derim zenginlik başa bela. Durum böyleyken kitaplara para vermek olmazdı tabii. Zaten olmayan şeyi nereye vereceksin? Kütüphanelerde yeni çıkan kitapları bir türlü yakalayamıyordum, eski klasiklerse henüz dil seviyem yeterli olmadığından içlerimi dışlarımı darıyordu. Tek yaptığım kitapçılara gidip yerde oturup okumaktı. Bu uygulama Fransa’da ayıp değil, neredeyse herkes kitapçıya gider ve yerlerde oturup okur. En kalabalık mekanlarsa çizgi romanların durduğu rafların önü olur. Bu arada Fransa bana çizgi roman cenneti gelmişti.

Dolayısıyla o bulduğum kitaplar elmas madeni gibi oldu. Ayrıca çabucak dil öğrenmek isteyen herkeslere tavsiye ederim. Stage kitapları vs değil doğrudan öğreneceğiniz dildeki beyaz dizi kitaplarına yatırım yapın ve onları okumakla başlayın. Bir kere konu öylesine bildik ve tanıdık ki, yabancı kelime olsa bile sözlüğe bakmak hiç lazım olmuyor, anlamı kesinlikle tahmin edilebiliyor. İkincisi bir müddet sonra hep aynı kelimeler tekrar edildiğinden sözcük dağarcığı tüm kullanım kalıplarıyla birlikte iyice ezberlenmiş oluyor. Üçüncüsü  ne olsa beyaz dizi, konular çok sürükleyici. Her şey güzel, erkekler yakışıklı, kızlar enfes, hayat tatlı. Gerçi sürekli bir kavuşamama, aşkı tüketememe durumu var ama o da heyecanı doruklarda tutarak kitabın sonuna kadar gelinmesi sabrını teşvik ediyor.

İşte ben de ilk bir kaç ay içinde o bulduğum kitapları bitirdim sonra da evin yanı başında iki yaşlı teyzemin işlettikleri özel bir kütüphane buldum ki en yeni kitapları ödünç aldığım yetmiyormuş gibi geri götürünce onlarla oturup hakkında konuşmaya başladık. Bunun tek bir dezavantajı vardı o da kurstaki öğretmen bana aferin çok çok çabuk söktün ama kitap gibi konuşuyorsun derdi. Neyse sonradan onun da üstesinden geldim. Ama hiç bir zaman şimdi Kiki’den öğrendiğim argo kelimeleri oradayken yerinde öğrenemedim.

Döndükten sonra tekrar Türkçe okumaya başlamak uzun zamanımı aldı. Hatta ilk okuduğum Benim Adım Kırmızı’dır. Dolayısıyla bir müddet Fransız Kültür’ün Kütüphanesine kaydoldum ama orada da yeni kitapları bir türlü yakalayamamak gibi bir sorun vardı. Amazon’dan ilk sipariş verenler arasında yer aldım. Baktım o da olmayacak, hem masraflı, hem de kitaplara dokunmadan bir kaç sayfasını çevirip göz atmadan sipariş vermek bana uygun değil, bir iki derken yeniden Türkçe okumaya kaptırdım kendimi. Hatta öyle kaptırdım ki bu sefer Fransızca okuma alışkanlığımı kaybedecek oldum. Neyse ki şans benim tarafımdaydı ve Türkiye’ye yerleşmiş bizim evin yakınlarında bir çok Fransız arkadaşım oldu. Şimdi bazılarıyla birlikte senelerdir götürdüğümüz bir kitap kulübümüz var. 10 kişiyiz. Bir çember oluşturduk. Sene başında, ki bu sene başı bizim için eylül ayı, her birimiz 2 ya da 3 kitapla gelir. Çemberde kendisinden bir sonra gelene bu kitapları verir, kendisinden bir evvel olan kişiden o ayın kitaplarını alır. Her ay çemberdeki kitaplar el değiştirir. Temmuz ayına gelince biter, herkes çemberdeki tüm kitapları okumuş olur. İki ay tatil veririz. Sonra yine Eylül ayında yeni kitaplarla buluşuruz. Tek kural çağdaş yazarlar hatta mümkünse o yıl çıkan kitaplar olmasıdır.

Bu gönderiye başlarken ay içinde okuduğum kitaplarla ilgili bir özet  yapmak istiyordum ama iş çok uzadı dolayısıyla başka bir zamana kaldı. Ben en iyisi mi  hazırlayıp antreye bıraktığım kitaplarımı  alıp hava kararmadan dışarı çıkayım ve benden sonrakine götürüp vereyim.

Reklamlar