>

Güneş doğdu. Hadi biraz daha oturayım da sonra kalkar ofise giderim. Bir kahve daha içeyim, o arada iki satır daha okuyayım ondan sonra bloga yazarım. A-ah ben blog dünyasına girmeyeli bir sürü yeni yazı çıkmış, onları okuyayım öyle yazarım. Öykülerimi toparlasam, bakalım kaç tane olmuşlar? Dur şimdi uzun iş. Hem neredeler onu bile bilmiyorum. İki senede üç bilgisayar tükettim. Günlük serbest yazılarımı yazsam, gerçi daha günün bitmesine çok var elbet bir ara yazarım. Şu roman üzerinde çalışsam. Önce bir karar vermem lazım.Ben anlatıcı mı olsun, tanrı ağzından mı? Sonu iyi mi bitsin, kötü mü? Öf, sonra düşünürüm, şimdi kendimi bir tost yapayım. Sucuklu, kaşarlı, salçalı.. Neredeyse akşam oldu ütü yapacaktım, ama Sex and The City’nin bir bölümünü daha seyredeyim sonra kalkar yaparım. Bizim kanepe oldukça rahatmış, biraz kestireyim zaten sabah erken kalktım yemeği sonra yaparım. Alış veriş bugün olmasa da idare eder. Arkeoloji Müzesine gidecektim ama nasıl olsa bütün sene açık başka zaman giderim. Pera’daki sergiyi görecektim, aman daha çok vakit var… Yürüyüşe çıkayım. Yok, yok hava çok sıcak ya da soğuk. Aman tanrım! Kiki okuldan geldi ne çabuk akşam olmuş. Zaman akıyor. Her şey yarına kaldı. Yarından tezi yok, hepsini yapıp bitireceğim. Hem sonra rejime de yarın başlayacağım. Öyleyse sonca dence şu keki de yemeli.

Ertesi sabah sil baştan. Bir film seyretmiştim bir zamanlar “50 First Dates”. Adamla kadın tanışıyorlar, ilk görüşte aşk. Ertesi gün yeniden tanışıyorlar. Sonra ertesi gün yeniden. Her gün tanışılıyor. Bir damla ileri gitme yok. Çünkü kadının hafızası her akşam siliniyor. Sadece diyelim 18 yaşına kadarki anılarını hatırlayabiliyor. Sebebini sormayın unuttum. Bir müddet bende de aynı hastalıktan var diye düşündüm. Filmde adam çözüm olarak tanışmalarının bir videosunu çekiyor. Kadın her sabah kalktığında o filmi seyredip hafızasını tazeliyor. Ancak böylece evlenip çoluk çocuk sahibi olabiliyorlar. Bu arada konuya şöyle bir dikkat çekeyim evlenip çoluk çocuk sahibi olma hedefi adamın hedefi. Yoksa kadın 18’lik hafızasıyla çok mutlu. Her günü yepyeni bir günmüş gibi mutlu mesut yaşamakta.

Neyse benzer yöntemi, video kaydıyla olmasa bile (bir de onu ertelemeden ve üşenmeden seyretme işi var, filmde adam otomatik ayarlıyor galiba, karısı salona gelince çalışmaya başlıyor)  eski teknoloji post-it’ler yardımıyla denedim. Başucuma, okuduğum kitabın içine, mutfak masasının üzerine bir gün evvelden aldığım kararları yazdım koydum. Sabah kalkınca blog yazılacak, sonra her gün en az 3 sayfa yazılacak, her gün bir film seyredilecek, her gün yemek yapılacak, sabahları yürüyüşe çıkılacak, ofise gidilecek, vs…. Hiç biri fayda etmedi. Tembellikte öyle bir dereceye ermişim ki, kağıdı kenara koyup aynen oturmaya devam ediyorum. Bir söz vardı bir zamanlar çok sevdiğim, kim söylemiş hatırlamıyorum. Canım çalışmak isteyince oturup geçmesini bekliyorum.

Sonra geçenlerde bir şeyler okurken benzer davranışları sergileyen bir karaktere rastladım. Teşhis: Prokrastinasyon yani Erteleme hastalığı. İşte neyse onun mağduruyum. Gerçi bir kaç haftadır şöyle de bir kendime güvenim var; tamam teşhisi koydum problemin yarısını halletmiş sayılırım. Gelelim öteki yarısına… Asıl sorun da burada başlıyor zaten. Erteleme karşısında önerilen binlerce teknik var. Kimisi pratik semptomlara karşı önlem alıyor. Soru sorma, düşünme “Just Do İt” felsefesi. 4 hafta kendini zorlayıp yaparsan alışkanlık kazanırsın. Alışmış kudurmuştan beterdir.  Dolayısıyla kurtulmuş olursun. Sen bunu elime anlat. (Parle a Ma Main ya da Talk to the Hand). Bugüne kadar hiç bir şeyin alışkanlık ettiğini bilmem. En büyük alışkanlığım ALIŞKANLIK EDİNMEMEK. Öyleyse ben bu prokrastinasyon bağımlılığını yeneceğim. Kararlıyım. Bu teknik bana göre değil.

İkinci büyük teknik bu hastalığın derinine inerek sebeplerini bulmak. Analiz, psikanalıiz, hipnoz, vs… Anne…, Efendim kuzum, Hani ben beş yaşındayken bana bir doğum günü yapmıştın hatırlıyor musun?, Tabii kuşum, çok eğlenmiştiniz, oyunlar oynamıştınız, bütün arkadaşların gelmişti.Sen öyle san, hiç de eğlenmemiştim. Olur mu tatlım, fotoğraflarınız bile var. Acımı içime gömdüm de ondan. Bunca sene birikti birikti bak bir iş yapamaz oldum hep senin yüzünden. Hani pastayı ben üfledim de sen sonra kesip dağıttın ya… Evet canım ciğerim. İşte o zaman benden başka herkese verdin bir bana vermedin. Yalvardım yakardım. Olmaz önce misafirler sonra ev sahibi dedin. Beni en sona bıraktın. Sen beni hiç sevmedin. Sevseydin o gün ilk bana verirdin. İşte senelerce bu duyguyla yaşadım ben. Elim kolum bağlandı.

Bu da bir yöntem tabii ama hayatın akışına bakılırsa oldukça uzun sürecek, zaman ve para akıtıp gidecek bir teknik. Bu da bana göre değil. İçim daralır bir kere. Bir filmi bile başından sonuna kadar anlatamayan ben, nerede kaldı eski yaşanmışlıkları ortaya dökeceğim, tasnifleyeceğim, ayıklayacağım, kötü duygularını silip yerine iyilerini kaydedeceğim.Geri kalan ömrüm yetmez. Boş konuşmuyorum denedim de ondan biliyorum. Olacak iş değil. Hem zaten geçmişi ayıkla üstüne yeniler geliyor geçmiş oluyor. Devlet dairesi memurları gibi, hiç durmadan masanın üzerine yığılan akıbeti meçhul dosyalar. Kurtulmanın tek yolu masanın üzerini süpürmek. Her bir dosyayı açıp okumaya dediğim gibi fil ömrü bile yetmez.

Sonra geçen hafta başka bir yöntem buldum. Emotional Freedom Technique. Duygusal Özgürlük Tekniği. Aslında bu duygusal özgürlüğe kesin çözüm bana kalırsa operasyonla beyindeki amigdala bağlantılarını kopartmak ama tüm duygulardan arınma riski çok fazla. Seçici kopartma teknolojisinin gelişmesini bekleyene kadar şu videoda görülen teknikten faydalanmaya karar verdim:  Prokrastinasyon Mağdurları İçin.

Kısacası şöyle. Ertelesem de ertelemesem de ben kendimi bu şekilde kabul ediyorum. Ben böyleyim. Kendimi seviyorum. Anlaşılacağı; sevilesi biriyim.

Bu teknik bana yeni değil. Daha önce de üzerine başka kitaplar okumuştum. Lakin, okumak anlamak başka şey, içine sindirmek başka şey tabii. Bu videoda değişik gelen, işime yarayacağını hissettiğim tüm bu olumlamaları yaparken önce elin alt kısmına hafif vurmakla başlıyorsun. Sonra başa vuruyorsun, sonra ciğere ve bir takım başka yerlere vuruyorsun. Özetle, ciğerine işletme tekniği. İşte gelmiş geçmiş tarihin en eski öğretim tekniği. Ellere vurmaktan başlayıp, kafaya kakarak belletme. Eski nesil yediği cetvelleri unuttu mu yoksa? Çarpım tabloları nasıl ezberlendi sanıyor bu yeni nesil…

Reklamlar