>

Dün durup dururken kendi kendimi motive ettim. Belki de prokrastisnasyon video’su işime yaradı. Bir müddet her sabah seyredip uygulayacağım. Ertelemezsem tabii…

Uzun zamandır blog yazılarını dışa aktarmayı düşünüp duruyordum. Diğer blog yazarları nasıl yapıyor hiç bir fikrim yok ama ben yeni kayıt seçeneğini tıklayıp açılan pencereye doğrudan aklıma ne gelirse döktürüyorum. Ender durumlarda önceden yazılmış bir iki öykü yapıştırdığım da olmadı değil… Eskiden beri hayalini kurduğum ve bir türlü düzenli tutamadığım, yazıp yazıp bir kaç ay sonra okuyunca yırtıp attığım için şu an ellerim boş kaldığım, bir çeşit gerçek günlüklerim oldu bu site.

Dün akşama doğru beklenmedik biçimde evde tek başıma kalacağımı öğrendim. O anda bilgisayarın başında hem uzun zamandır okuyamadığım blogları okuyorum hem de cevaplayamadığım yorumlara cevap yazıyorum, kısacası birikmiş işleri silmeye çalışıyorum. İlk aklıma gelen düşünce; yaşasın hadi hemen aç Sex and The City dizisini kaldığın bölümden devam et. Sonra da kendime öyle güldüm ki… Kimden saklanıyorum ben? Hayatım yalan olmuş farkında değilim. Kendimi bile kandırır olmuşum. Ne zaman ve nasıl bu hale geldim? İnanın bilmiyorum.

Bu ilk düşünce aklıma geldikten sonra yine tembellik ve üşengeçlikten, yalnız burada olumlu etki yaptı, yerimden kıpırdamadım ve yorumlarımı cevaplamaya devam ettim. Sonra blog yazılarını word belgesine aktarmak aklıma geldi. Geçen haftadan bu yana öykülerimi toplamaya gayret ediyorum. Bir de baktım ki düşündüğümden az sayıda öyküm var. Dün annem blog yazılarımdan da kayda değer öykü çıkabileceğini söyledi. Hadi dedim bu sefer ertelemeyeceğim ve harekete geçeceğim.

Oldukça zor bir süreçten sonra blog açılışından bu yana 1590 sayfanın ve 350.000 kelimenin üzerinde yazı yazmış olduğumu gördüm. Performansıma inanamadım. Kunegond senden hiç beklemezdim. Beni şaşırttın. Dolayısıyla bu sabahın köründe kalktım ve işte yine yazıyorum. Çoğu belki de işe yaramayan şeyler. İçlerinde bir cümle ya da bir kelime, değişik bir fikir olması bile şu anki ya da ilerideki potansiyel tıkanmalarıma faydalı olacak, bundan eminim.

Şimdi sıra akşamki rüyamda. Çok berbat bir şey bu. İki erkekle birlikte hapishanede aynı hücredeyim. İşin kötüsü onları tanıyorum. Bir tanesi müebbet yemiş, çıkacak gibi değil. Diğeri elbet bir gün çıkacak. Ben de çıkma umudu taşıyorum ama bir yandan da düşünüyorum. Çıktıktan sonra çok geç olacak. Tüm gençliğim gidecek. Kaslarım yumuşamış olacak. Lapacı olacağım. Çünkü bizi bahçeye bile çıkarmıyorlar. Hücrenin içinde küçücük de olsa bir banyo tuvalet var. Ön pencerede demir parmaklıklar duvarın içine mıhlanmış. Yerlerinden oynamıyorlar. Fakat arka pencere açık, hatta hücre havalansın diye aralık bırakılmış. Sadece bir sineklik var. Onun da yarısı yırtılmış. Çeksen elinde kalacak. Pencereyi iyice açıp aşağı bakıyorum, altıncı katta falanız. Kolay inemeyiz. Aklıma hücredeki naylon poşetleri şerit halinde bir birine bağlayıp ip yapmak geliyor. Bu arada nedense binlerce naylon poşetimiz var hücrede. Pencerenin hemen altındaysa kalorifer var. Oh işte diyorum naylon ipi kalorifere bağlarım. Aşağıya sarkıtırım. Sonra da ayaklarımı bina duvarına dayayarak hoplaya hoplaya aşağı inerim. Aşağıda devriye gezen görünmüyor. Gerçi görünmeyenden kork. Bir kararsızlık içimi kaplıyor. Ya yakalanırsam bu sefer hiç çıkarmamacasına bir hücreye tıkabilirler. Yakalanmaktan çok korkuyorum. Öyle ki, açık pencereyi değerlendirmek bile istemiyorum. Kafesin kapısını açarlar, kuşa özgürlüğünü verirler ama kuş çıkmaz ya dışarıya işte o durumdayım.

Bu arada aklıma geldi, bizim hamsterların kafesini açık unuttuğumuz çok oldu. Ne hamsterlar dışarı çıktılar ne de kediler pati atıp içeri girdiler. İlginç olaylar.

Neyse sonunda diğer iki hücre arkadaşımı da ayaklandırıyorum ve torbaları düğüm yapmaya başlıyoruz. Ancak düğümler sıkı çekince kayarak açılacak raddeye geliyor. Bunlar bizim ağırlıklara dayanmaz diyorum. Müebbet yemiş olan, tabii korkusu yok ya, dayanır dayanır sen merak etme biz bağlamaya devam edelim diyor. Kayar kayar sonra bir noktaya gelir sıkışır kalır diye de ekliyor. Hiç içime sinmiyor. Naylon bu, güven olur mu? Çekip alıyorum elinden bağladıklarını. Azıcık kuvvet gösterisiyle kopartıyorum düğümünü. Hepimiz şaşkınız.

O sırada gardiyanlar geliyor. Hemşire kılığındalar. Üzerimizi, çantalarımızı arıyorlar. Söylemeyi unuttum, bu hücre özel hücre. Hepimizin gardırobu var, eşyalarımız var. Hatta bir köşede yemek pişirmek için mini fırın bile var. Bu arada ben en masum tutukluyum. Beni pek aramıyorlar. O yüzden tüm gizli aletler benim eşyaların içinde saklanıyor. Yine de çok rahatsızım. Onlara belli etmeden çıkartıp başka yerlere saklamaya çalışıyorum. Bir ara gardırobumu açıp bakıyorum, üç tane kışlık ceket palto getirmişim başka da bir şey yok. Halbuki dışarı çıkarmıyorlar ve hücrenin içi çok sıcak.

Neyse sonra saat çaldı ve uyandım. Sonunu öylesine merak etmeme ve evde kimse olmamasına rağmen, yani istesem öğlene kadar yatakta rüyamla baş başa kalabilirim, uyanarak kalktım.

Şimdi bu ne demek? Bu hücre neye denk geliyor? Prokrastinasyon İlleti mi? Belki de… İşin garibi hapiste ve bir hücre içinde olmama, kaçma planları yapmama rağmen rüya bir kabus değildi.

Aşağıdaki paragrafı dün akşam yatmadan önce yazmışım, unutmayayım diye. Devamı ne olacaktı hiç bir fikrim yok. Ellemeden bırakıyorum. Bir aralar her bir gönderinin altına kendimle ilgili yaptığım ve gurur duyduğum 3 şeyi yazmak gibi bir fikir gelmişti. Dünküleri yazıyorum. Her gün üçe tamamlayamayabilirim.

1- Sex and The City’i seyretmeye devam etmek isteğime karşı koyarak birikmiş işlerin temizliğine devam ettim.
2- Blog yazılarımı word belgesine aktardım ve emniyete aldım.
3- Kiki’nin şekerlerinden yemedim. Ama Nutella’lı krep yedim. Bu madde sayılmaz.

Bu aralar dizilerden gidiyorum. 1950’leri anlatan Mad Men birinci sezon ile başladım. Dizi güzel olmasına güzel, oldukça da gerçekçi ama, zaten sinir bozan yanı da o ya… bazı gerçeklerin hiç değişmemesi. Aile babası iş sahibi reklam dünyasında çalışan adam barda patronuyla otururken hadi kalk bize yemeğe gidelim diyor. Karısını arıyor haber veriyor. Evde çocukları yıkayıp yatırmaya uğraşan kadını bir paniktir alıyor. Yemek sadece ikimize yeter. Adamın müşfik cevabıysa şöyle: buzdolabını sana boşuna mı aldım neden boş? İşte bu laf üzerine ben de tüm bağlantılar koptu. Sex and The City’e geçtim. Mad Men’e bilahere devam edeceğim. Önce bir kendime geleyim.

Reklamlar