>

Bu sabah yine yazmak olmasın da ne olursa olsun modundayım. Aslında tam olarak bu da değil. Yazı yazmayı kelimesi kelimesine düşünürsek, o işten çok hoşlanıyorum. Bir kere parmaklarım harflerin üzerinde dolaştıkça, tuşlara bastıkça çıkan tıkırtılar sabah sabah duyabileceğim en güzel müzikmiş gibi geliyor. Klavye icat edilmeden de, bizim evde demek istiyorum, eski tekniklerle yazarken dolma kalemin kağıt üzerindeki hışırtısını çok severdim. Uzun yıllar içimden geçenlerin yazmaya değecek şeyler olmadığını düşündüğümden başka yazıları temize çekmekle uğraştım. İlkokul, orta okul ve lise yıllarında en büyük meşgalem defter temize çekmekti. Çok sıkıldım mı hemen bir bahane yaratır yeni bir defter alır ve eski defterdekilerin aynısını daha özenli biçimde temize çekerdim. Sonra o da kesmemeye başlayınca beğendiğim kitapları temize çektim. Gerçi hiç birini sonuna kadar götürebilmiş değilim.

Fakültede en sevdiğim ders, seçmeli olarak aldığım ve haftanın bir günü taa gazeteciliğe kadar gittiğim, taa dediğime bakmayın aynı binanın arka kapısından giriliyordu, daktilo dersleriydi. Daktilo derslerinin güzelliği düşünüp yazmaya gerek yok. Harflerin yerini parmaklara belletmek için verilen metnin aynısını kopya ediyorsun. Şimdi de o yüzdendir, düşünmek yerine rüyamda gördüklerimi anlatmayı tercih ediyorum.

Dün bir arkadaşımla çok ilginç bir mağazaya gittik. Hani şu ihraç fazlası  mal satanlardan. Yerini hatırlayamıyorum, ama bir pasaj içindeydi. Hatta merdivenlerle çıktık. Kadıköy yakasında. İçerisi oldukça geniş. Tavanlar yüksek. Tüm duvarlar semt pazarlarında asılan misal, örnek giysilere kaplanmış. Neredeyse tek kare boşluk yok. Her şey üst üste. Tıklım tıklım. İçeri girince doğal olarak ayrıldık. Yapış yapış birlikte gezecek durumumuz yok zaten içerisi kalabalık. Bir de o 34 beden ben neredeyse 45. Pardon elim sürçtü, o 45 ben 34 olacaktı. Modeller tepede asılı olduğundan başım yukarıda gezinip duruyorum. Uzun önlük cinsi, biraz da atlete benzeyen yelekler görünce uzun zamandır onlardan aradığımı fark ettim. Nasıl da güzeller. El örgüsü, bol delikli, bol tüylü, bakır tonlarında… Tüylerin ağzıma burnuma dolma ihtimali yüksek ama ben yine de almak ve gardırobuma koymak istedim. Doğal olarak duvarda gördüğüm örneğin altındaki tezgaha doğru bakışlarımı indirdim. Altta bir garip rengarenk çubuklar. Sağa sola baktım. Başka renk çubuklar. Dükkanın dört duvarı önündeki geniş tezgahların üstü kısalı uzunlu rengarenk çubuklarla dolu. Kimi bir parmak eninde, kimi biraz daha kalın. İki parmağı geçen pek yok.

Bir anlam verememekle birlikte en iyisi dedim ben birilerini bulayım ve yardım isteyeyim. Arkamı döndüm. Müsait kimse yok. Herkesi hummalı bir telaş almış gidiyor. Eh yılbaşı öncesi hediye telaşları da var, falan filan… Bir şeyler asılıyor, indiriliyor. Müşteriler desen kollarına seçtikleri giysileri asmışlar kimisi çıkışa yöneliyor, kimisi etrafına göz atıyor, yani duvarlarda asılı modelleri incelemeye devam ediyor. Kapı çıkışına doğru geniş bir masanın arkasına oturmuş iki bayan var. Kasa görevi yapmaktalar. En iyisi arkadaşımı aramak. Beni buraya getiren de o. Şöyle bir bakındıktan sonra tastamam karşı tezgaha yakın bir yerde gözüme kestirdim. O da bir sürü şey seçmiş koluna asmış. Neredeyse bir tek benim kolum boş. Koşarak yaklaştım. Allah aşkına dedim, nereden buluyorsun bunları ben anlamadım. İşte dedi tezgahların üstündeler. O arada aldıklarını bana göstermeye başladı. Kendine öyle güzel şeyler seçmiş ki hayran kaldım.  Tabii arada beden farkı var. Dedim söyle bana, sıfır bedenler neredeyse oraya gideyim. Bunlar bana bol gelir. Geldiğim yeri göstererek işte orada dedi. Tam, hayatım o dediğin yerde renkli çubuklar var demek üzere döndüğümde karşı tezgahın önünde bir kadının kolunda istediğim yelekler asılı bir şekilde durduğunu gördüm.

Koşarak yanına yaklaştım. Öndeki tezgaha baktım yine çubuklar, yine çubuklar. Dayanamadım kadına sordum. Aslında sormayı hiç sevmem ve huyum değildir. Fakat çıldırmak üzereyim. Kusura bakmayın, dedim bu yelekleri nereden aldınız? Kadın kafasını kaldırıp gözlerini yüzüme garip bir şekilde dikti ve eliyle tezgahtaki çubukları işaret etti. İçimden ya ben hayal görüyorum delirdim, diyorum ya da bunların hepsi bir komplonun içerisine dahil. Kimse neyi nereden aldığını söylemek istemiyor. Komik duruma düşme riskini göze aldım ve çubuklardan bir tanesini elime alarak kadının neredeyse burnuna soktum. Hanımefendi dedim bunlar çubuk, yeleğe benzeyen bir tipi var mı? Yoksa ben mi göremiyorum? Kadın tövbe tövbe der gibi başını salladı. Elimdeki çubuğu biraz da hatta oldukça sinirle kaptı ve hızla sallayınca çubuk katlanarak yapılan kağıt yelpazeler gibi açıldı, yelek ortaya çıktı. Biraz önce çubuğu burnuna soktuğum şekilde açılan yeleği burnuma doğru dürterek buyurun dedi ve elimi uzatarak almamı bile beklemeden havaya bıraktı, arkasını döndü gitti.

Yere inmesine ramak kala kaptığım yeleği biraz gurur biraz da yüz kızarıklığıyla koluma astım ve hey bin şeytan dedim, sen daha evde oturmaya devam et, gördün mü bak teknoloji ve ambalaj sanayi ne kadar ilerlemiş.

Reklamlar