>

Ne olursa olsun, aklıma ne eserse essin  yazacağım. Geçen ayın otuz birinden bu yana sanki uzun bir yıl daha geçti. Yılbaşından sonraki ilk iki gün kendime gelemedim. İki bin on yılının son günü göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Sofraya oturup kalktık, hediyeleri açtık, bir iki şampanya kadehi, bir kaç sohbet vs derken bir de baktım ki sabahın dördü olmuş. Halbuki daha oyun oynayacaktık, parti yapacaktık. Kimsede hal mecal kalmamış, kanepelere çöküvermiş. Hadi kalkın oyun oynayalım diyorum, bu sefer baştan kararlıyım  Tombala bir kez oynanacak, o da adet yerini bulsun gibilerinden, sonra yeni oyun Cranium denenecek. Yoksa en baba oyunumuz Tabu XL. Daha sonra sırasıyla Trivial Pursuit ve Scrabble gelir. Çok şükür Scrabble’ı her tür dilden oynama kapasitesine sahibiz. Hatta yakında kendi lisanımızı oluşturacağız. Esperanto’ya rakibiz. Neysem, neye niyet neye kısmet durumları. Sabahın dördünde kimseyi oyuna oturmaya ikna edemedim. Mecbur, bir müddet sonra yataklara dağıldık.

Pazar günü ilkokul öğretmenimizin daveti üzerine evine brunch’a gittik. Az  gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Anlaşılacağı Edirne sınırına yakın gittik. O gün de öylece geçti.

Peki sonra neden yazmadım? Otuz birindeki dağınıklığı, pisliği toplamak bir kaç günümü aldı. Arada derede filmlere gittim. Hırsızlar Şehri mesela. Şiddetle tavsiye ederim. Ben Afflick pek yakışıklı. Ayrıca banka soyguncusu. Hani aman yakalanmasın da, helal olsun ona, vs gibi duygularla  seyrettim. Bu arada bilmeyenler için söyleyeyim, ben de yeni öğrendim: Boston banka hırsızı yetiştirmekle ün salmış bir şehirmiş. Hani meraklısına, staj, pratik, vs yapmak isteyen olursa, akılda bulunsun…

Geri kalan vaktimde kitap okudum, roman taslağına katkıda bulundum, ama bir türlü elim varıp da bloga yazamadım. Aman olsun boş ver, bir kaç gün tatil yapayım, hatta tatildeyim gibisinden bir şeyler yazayım derken annemin şikayetleri iyice artmaya, kendi kendine yürüyemez, bir yere gidemez olmaya başladı. Sonunda kalktım evine gittim. Bir de kendi gözlerimle göreyim dedim. Bütün gün boyunca hem yanında oturdum, getir götür işlerine baktım hem de Lost’un son sezonunu bir türlü seyredememiştik, başladık onu izlemeye. Mübarek diziler öyle bir alışkanlık yapıyor ki, sigara eroin kullanımından beter bir hale geliyorum. Neyse birinci bölümden başladık hiç durmadan sekizinci bölümün başlarına geldiğimizde, saat gece yarısına yaklaşmış, annemin ağrıları, bu ağrı ateş dediğin nedense hep gece yarısı fazlalaşır, dayanılmaz bir hal alınca ambulansla yakındaki ilk hastaneye intikal ettik. Bu arada ambulansın gelmesi gecikti. Biz de televizyonu erkenden kapatmışız. Hem ağrı sızı içinde bekliyoruz, bir yandan da keşke Lost’u kapatmasaydık, en azından bölümü bitirirdik vs, hayıflanmaları içindeyiz. Dizilerin bağımlılık yapma kapasitelerini varın siz düşünün.

Hastaneler, kendine özel kültürleri, gelenek ve görenekleriyle apayrı bir Cumhuriyet. Alain de Botton’un Havaalanında Bir Hafta’sına eş değer ve hatta daha kalın bir gözlem yapmak içimden geçmedi değil hani. Hep boşvermişlik işte. Yine de bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir kere refakatçi ya da hasta olmak, ölümcül durumların dışında biraz tatil köyü havasında. Ekmek elden su gölden. Yediğin önünde (tuzsuz), yemediğin arkanda durumları. Ben kendi adıma konuşayım, kapısından içeri girer girmez etrafta gördüklerimden günlük hayat dertleri bir anda önemini yitirdi. Tek bir konuya odaklandım. Biran evvel dış dünyaya adım atabilme umutları.

İkinci gözlem: Hastadan çok ziyaretçi ve refakatçi yoğunluğunun çarpıcılığı. Öyle bir trafik var ki, altı adet 21 kişilik asansörü bir türlü yakalayıp gideceğin yere gidemiyorsun. On katlı binanın merdivenleri de inanın asansörler kadar sık kullanılıyor. Ben kullanmadım o başka. Her bir asansörün içi belediye otobüsü gibi. Aşağı ineceksin diyelim. Bastın düğmeye, yukarıya çıkan asansör geldi durdu. Baktın içeride yer var hemen atlayacak ve bir sonraki aşağıya inen yolculuktaki yerini garantileyeceksin. Aman yok bu yukarı çıkıyor, görgüsüzlük yapmayım, çıksın çıkacağı kata, inerken yakalar binerim dersen ağzını havaya açar ve saatlerce  beklersin. Yukarıdan bir dolar ki, sen de ara katta havanı alırsın. Kıssadan hisse hastanede asansör yakalamanın yegane kuralı: boş bulduğun kabine nereye gittiğine bakmadan atlayacaksın.

Sonra bir de şu var, asansörler 21 kişi almasına alıyor da içeride mutlaka kapalı kalmaktan ya da çeşitli korku filmlerini seyredip düşmekten korkan bir sürü kişi oluyor. Kabindeki mevcut sayısı ona ya da on ikiye çıkar çıkmaz, ya olmaz ki canım, bu kadar da doluşulmaz ki, hiç edep adap kalmadı diyerekten ortalığa yüksek sesle, hani ilgililer duyup anlasın ve utansın şeklinde, ki bizim ülkedeki en birincil iletişim stratejilerindendir, söylenenler mutlaka çıkıyor. Hatta söylenmekle kalmayıp, kabinin tam ortasında durup kalkan görevi yaparak diplere doğru ilerlenmesine engel olanlar da çoğunlukta. En nihayetinde  bunlar hastanenin asansörleri gerçek belediye otobüsleri değil ki şoför herkesi yerleştirmek bab-ında bağırsın ilerleyim beyler arkada boş yer var diye…

Ancak, hasbelkader içeride hastane çalışanlarından birileri varsa, o kabin değil yirmi bir kişi almak bir de üstüne kafeteryadan gelen servis masasını da alarak katlar arasındaki yolculuğuna çıkıyor. Bu durumda tabii gıkı çıkamayan tedirgin yolcular ulu orta söylenmek yerine ulu orta baygınlık nöbetleri geçiriyor. Yakınlarındaki daha az korkan kişiler tarafından teskinler başlıyor. Asansör korkusu sahibinin yakını etrafa gülen ve özür dileyen gözlerle ya çok korkar asansörden hay allah gibisinden bir şeyler geveliyor. Kabin içindekilerde bir anda sempatik bir anlayış ve dayanışma iç güdüsü baş gösteriyor. Ve o adi, basit, önemsiz taşıyıcılık görevini üstlenen asansör kabini bir anda siz neden gelmiştiniz, çok geçmiş olsun, allah kimsenin başına böyle acılar vermesin türünden soru ve dileklerle kaynaşma, dayanışma misali bilumum -ışma faaliyetlerinin başlangıcına mekan teşkil ediyor.

İkinci gözleme istinaden gelen ziyaretçiler iki çeşit: birincisi işi gücü olmayan ekibine ait. Gerçekten de cümle aile, senet sepet, cümbür cemaat, kafileler halinde sabah dokuz oldu mu kapıdan içeriye kart basarak giriyor akşam beşe doğru mesai bitimi yine kart basarak ve yarın hangisine gidelim, kimin hastasını ziyaret edelim muhabbetleri içinde eve dağılıyor. İkinci ziyaretçi ekibi çalışan kesime ait. İş yeri arkadaşları. Bu ziyaretler özellikle öğlen 12.00-02.00 saatleri arasında jet hızıyla geçiyor. İşi gücü gücü olmayan diğer ziyaret ekibinin grup halinde tek bir asansörün başında derin sohbet ve dedikodu yaparak beklemesine karşılık bu ikinci ekibin üyeleri ikişerli üçerli küçük gruplar halinde altı asansörün de önüne dağılıyor. Kimin asansörü önce gelirse önünde bekleyen küçük grup, Murat bey, Aynur hanım, müdürüm, koşun koşun geldi şeklinde çığlık çığlığa bağırarak diğer grupları çağırıyor. İte kaka,  güle oynaşa, bayanların yüksek topuk tıkırtıları ve ofis dedikoduları eşliğinde kabine girildikten sonra ziyarete gidilecek hastanın katına gelince her birinin yüzünde en yüce görevi yeri getirmenin ciddiyetiyle iniliyor.

Hasta ziyareti tamamıyla bir sosyal  aktiviteye dönüşmüş. Ancak bildiğim bir şey de var ki, bundan on-on beş sene kadar önce şunu okumuştum: Avrupa’da seçilen bazı hastane ve servislerde yapılan düzenlemeler ve araştırmalar sonucunda ziyaretçisi ve hatta refakatçisi olan hastaların çok daha hızlı iyileştiği gözlemlenmişti. Hastaneden dün öğleden sonra çıktık. Bu kısacık refakat sırasında şunu söyleyebilirim ki sağlık ekibi dışında toplumsal ve kültürel olarak  hastalarımıza muazzam bir moral desteği veriyoruz.

Her zamanki gibi daha anlatacaktım ama malesef sürem doldu. Arkası Yarın.
Hasta halet-i ruhiyesi hakkında derin detaylar için bakınız anne blog : Nam-ı diğer ANNECİK.

Reklamlar