>

Sağlık dünyasıyla ilgili anlatacaklarım henüz bitmedi. Ziyaretçilerden sonra bir de refakatçi ya da hasta sahibi her neyse işte onun sınıflandırmasını yaptım. Refakatçi deyince Çekirdek‘in de üstüne bastığı gibi aklıma Cem Yılmaz’ın şovu gelir. Seyreden var mı? Etmediyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Hani şu hastayla bütünleşip tek vücut olanlar. Hastanın her bir inlemesini derinden hissedip hatta gereğinde kendisinden daha fazla (daha fazla çünkü iki kişi adına iletişimi devralarak tek kanaldan yayın yapar) yaygara koparanlar. Örnek:  Ziyaretçi ya da doktor gelip nasılsın bugün bakalım diye sorduğunda hemen atlayıp vallahi sabahtan çok iyiyDİK ama şimdi biraz mideMİZ bulanmaya başladı şeklinde çoğul konuşmalar yapan refakatçi. Ben buna Empati Refakatçi diyorum. Adı üstünde kendini hastanın yerine koyma kapasitesine sahip, aşırı duyarlı şahıslar.

Bu empati tipler hastanın çoluğu çocuğu veya eşi gibi çok yakınlarından olabileceği gibi, uzak akraba, komşu, arkadaş türünden de olabilir. Empati yakınlığı için kan bağı yakınlığı olması gerekmez. Telepati gibi bir şey. Çoğunlukla bende bulunmaz ama yine de geçen hafta kendimi annemle tek vücut olmuş biçimde çoğul konuşarak yakalayıp anında durumu düzeltme çabaları içerisinde saçmaladığım anlar da olmadı değil. Hastane psikolojisi çok garip. Sanki başka bir dünya.

İkinci refakatçi ya da hasta sahibi türünün en iyi ayrımı acilde yapılır: Hasta inim inim inlerken doktor gelir, neyiniz var, şikayetiniz nedir türünden klasik sorularını iletir. Muayene masasında yatan zavallıyı getiren hemen atlar. Akşamleyin oturuyorduk, BUnun sancısı tuttu aldım getirdim gibisinden cümlelerle BU ve BEN şeklinde yaptığı net ayrımı ortaya koyar. İşte bu türden yaklaşanlara SEMPATİ refakatçi diyorum. Sakın yanlış anlaşılmasın; hasta olan BU. BEN turp gibiyim. Hastaya karşı duyulan sempati, bütünleşen Empati refakatçiye oranla daha en başından yerli yerine oturtulmuştur. Aslında gerçek anlamda sempati Empati refakatçide bulunup, Sempati refakatçide her türlü doktordan, ilaçtan, iğneden korkma unsurları sezilmekteyse de bu konuyu fazla karıştırmayalım. Sonuçta sağlık konusuna gelince ben de Empatiden çok Sempati refakatçi olma eğilimi gösterenlerdenim.

Ayrıca, sağlık personeline hastanın kim olduğunu yeterince iyi anlatmayı başararak acil kapısını atlatan ve  hastasını yukarıdaki servise yatırmayı başaran Sempati refakatçisinin, tehlike anının geçtiğine kanaat getirerek bir anda Empati refakatçiye dönüşme olasılığı da çok fazladır. Ancak baştan Empati özellikleri gösterenlerin Sempati refakatçiye dönüştüğü pek görülmez.

Bu gözlemlerden sonra kendimle ilgili bir de çok acı bir gerçeği keşfettim ki benim doktordan, ameliyattan, hastaneden ödüm koparmış. Bugüne kadar bir bademcik, bir burun ameliyatı bir de sezeryan oldum ve her birinde zorla götürüldüm desem yeridir. Bir kaç sene önce Safra Kesesinde taş teşhisi kondu. Ameliyatı her bahar erteliyorum. Bu konuda da Prokrastinasyon Tanrıçasıyım yani…

Küçükken çok nezle olurdum, boğazım şişer, kocaman olur, bir türlü yutkunamazdım. Ceplerim her yanım sümüklü mendillerle dolar, taşardı. Yanımda mendil kalmadığında akan burnumu üstüme başıma ve/veya koluma silmişliğim bile vardır. Her çocuk gibi beni de bak istediğin gibi yaz kış dondurma yiyebileceksin diyerek kandırdılar ve hastaneye yatırdılar. Özel bir odam vardı. Gerçi o zamanlar şimdiki gibi lüks değil. Duvarlar kireç boyalı. Gömme dolap henüz ülkede icat edilmemiş. Çelik ya da ahşap ağır dolaplar var. Ben de ufak tefek ve zayıfcığım ama oldukça da hareketliyim.

Neyse gerekli yatış işlemleri yapıldıktan sonra odanın içerisinde ben, annem, babam ve bir de eniştem bekliyoruz. Eniştemi çok severim. Dev gibi bir adamdır. Çocuk ruhludur. O boyutuna rağmen kendime en yakın bulduğum arkadaşımdır desem yeridir. Beni yalnız bırakmamış gelmiş. Nasıl endişeliyim hatırası bugün bile capcanlı. Birden kapı açıldı. İki beyaz önlüklü hadi sıra sana geldi ameliyathaneden bekliyorlar diyerek bana doğru hamle yaptı. Öyle bir fırlamışım ki yatağın tepesine, oradan dolabın üzerine sonra da arkasına… Küçücük odada kimse beni tutamadı. İki beyaz önlüklü dolabın arkasına el kol sokmaya çalıştı olmadı. Ben de taa en dibe girmişim. Olduğum yere bir türlü uzanamadılar. Öyle denediler, böyle denediler bir türlü yakalayıp çıkaramadılar. Bu arada kalbim korkudan ne biçim atıyor anlatamam. Bir yandan annem diğer yandan babam dil döküyor. Hiç birinin faydası yok. Sanki beni canlı canlı doğruyorlar gibi çığlık çığlığa bağırıyorum. Duyan bizim odaya koşuyor. Panik, telaş, kalabalık ne istersen var.

Bir müddet bu koşuşturmaca devam etti. Gene de beni dolabın arkasından çıkaramadılar. Odaya gelen gidenin bini bir para. En sonunda dev gibi eniştem dolabı bir kaç hamlede yerinden oynatarak çekti ve beni çıkartarak sayısı fazlalaşan beyaz önlüklülere teslim etti. O gün bugündür eniştemle konuşmam dermişim, değil tabi ama annemin dediğine göre uzun müddet küs kalmışım. Bir de aşağıya indirdiklerinde yüzüme simsiyah bir gaz maskesi taktılar ve derin nefes almamı istediler. O anı da hiç unutmam boğuluyorum zannettim ki bir kaç saniye sonunda kendimden geçtim. O an işte biri bana doğru eğilse sen öldün dese vallahi de inanırdım, billahi de inanırdım.

Ameliyattan çıktıktan sonra, inadım inat hemen dondurma istedim. Yok dediler. Önce dikişler alınacak. O zamanki teknikler ilkel tabii. Neyse bir kaç gün geçti ya da bir hafta bilmiyorum. Ben heyecanla dondurma bekliyorum. Dikiş alma günü geldi çattı. Gene o beyaz önlüklüler doldu odaya. Hadi aç ağzını dediler dikişleri alacağız. O güne kadar dikiş namına tek gördüğüm annemin elindeki kumaş, iplik, teyel cinsi şeyler. Zannediyorum ki boğazımın oralarda iplik gibi bir şey var. Doktor ucundan tutup çekecek gerisi teyel söküğü gibi gelecek.

Açtım ağzımı sonuna kadar. Beyaz önlüklülerden bir tanesi arkasında sakladığı neredeyse bir cetvel boyundaki ince uzun makası boğazıma sokup cart diye bembeyaz bir top kesip çıkartmasın mı… İkinci boğuluyorum zannetmem de işte böyledir.

Ondan sonra ikinci bademciğin dikişini almak gerekti. Ben ağzımı sımsıkı kapattım. Bizimkiler başladı hemen dil dökmelere, havuç göstermelere… Hadi dondurmaya az kaldı, bir cesaret daha vs gibisinden. Yer miyim? Yemem tabii. Alnımda enayi mi yazıyor? I-ıh, diyorum, Nuh bu, Peygamber değil. Fakat beyaz önlüklüler geçen haftadan tecrübeli… Dil dökmenin bana sökmeyeceğini öğrenmişler, hazırlıklı gelmişler. Bir tanesi hiç beklemeden burnumu sıkıverdi. Bir diğeri ellerime kollarıma yapıştı. Bu arada zaten beni bir iskemleye oturtup köşeye sıkıştırmışlar, bacaklarımdan bastırıyorlar. Bir başkası elinde o ince uzun makas nefessiz kalayım da ağzımı açayım diye bekliyor. Benim gözlerim korkudan çakıl taşı gibi, o yaşta kalp krizi geçirilse geçireceğim. Dayanabildiğim kadar dayandım, morarmaya ramak kala, kaçınılmaz sona yaklaştığımın bilincinde ağzımı açtığımda beyaz önlüklü makası boğazıma kadar soktu ve diğer dikiş topunu da keserek çıkarttı.

Peki o günden beri dondurma yiyor muyum derseniz… Vallahi aslında dondurmayı pek sevmediğim anlaşıldı. Şimdi de kırk yıl düşünsem dondurma yemek aklımdan geçmez. Bu durumun bademcik ameliyatımla ilgisi var mıdır, yok mudur onu hiç bilemem. Nedense geçen hafta aklıma geldi işte. Anlatayım dedim.

Reklamlar