>

D-Day. J-Jour. G-Gün. Bugün O gün.

Adı ne olursa olsun, bugün işte o gün. Güneşin belirdiği, ampulün yandığı, gök kuşağının semayı renge boğduğu, aşıkların kavuştuğu, düğümün çözüldüğü gün.

Aslında her şey sıradan bir gün gibi başladı. Sabah 5:30’da kalktım. Kiki’yi yolcu ettim. Kahvemi ve kitabımı aldım, salondaki koltuğa oturdum. Çoğu zaman 1 saat, aşağı yukarı kahvem bitene kadar okur sonra yazmaya geçerim. Bu sefer elimde Murakami’nin Sahilde Kafka’sı var. Söyledim ya. O ne güzel kitaptır. İlerledikçe her bir cümlesine hayran kalıyorum. Tek kelimesini atlamak istemiyorum. Elimden bırakamadım bir türlü.

Sonra bir ara annem telefon etti. Bugünkü yardımcısı gelmemiş. Kızmış. Neyse dedim belki yanlış anlaşılma olmuştur. Ben zaten birazdan geleceğim. Neyse hallederiz. Birazdan dedim tabii, ama hala bilgisayar başındayım. En azından günlüğümü yazmadan ayrılmayayım dedim. Haksız mıyım? Ara verince toparlaması zor oluyor.

Üç beş konuştuktan sonra, hala ağrılarının olduğunu ama haftaya provalara gitmeye başlayacağını söyledi. Bu arada Tuncay Özinel ile yeni bir oyun provası yapıyor. Onu da belirtmiş olayım. Sonra da şöyle ekledi: Oyuncu sahneye çıkınca her şeyi unutur, apandisit ağrısı bile geçer. Çünkü canlandırdığı karakterin apandisti yoktur. Ne kadar mantıklı değil mi?

Ben de dedim ki: O zaman sen  bunu evde de yapmaya devam et. Oyna. Sonra da eskiden beri kendi kendime oynadığım  bir oyun vardır. Onu anlattım. Ben oyuncu değilim, bir iki sahneye adım atmanın dışında, olmaya da  hiç yeltenmedim. Belki de ihtiyacım yoktu. Neden? Onu da şimdi anneme anlattığım gibi bu günlüğe yazıyorum.

Çünkü hayatım bir oyun. Böyle söyleyince pek dramatik kaçtı ama bu eğlence günlük sıradanlıklardan, sığlıklardan kaçmak, kurtulmak için bulmuş olduğum ve küçüklükten beri zaman zaman oynadığım bir oyun. Belki de değil büyük ihtimalle sahne arkalarında, kulislerde büyümüş olmanın etkisi bu. Her sabah başka biri olarak uyanırım. Son zamanlarda bu oyunu unuttum. Aslında unutmadım ama seçtiğim karakter yanlış, onu da yarın anlatacağım. Böyle aceleye gelsin istemiyorum.

Küçükken Prenses Caroline olarak kalkardım. Bu böyle bir kaç sene geçti gitti. Hatta aynaya bakar ve tıpatıp ona benzediğimi bile görürdüm. Sonra gerçekle oyunu karıştırır acaba gerçekten Caroline’in ikiz kardeşi olabilir miyim şeklinde senaryolar üretirdim. Hatta babam bir yurt dışına gittiğinde Grace Kelly ile tanışmış, nedense annemin Prens Rainer’la birlikte olmuş olabileceğini düşünmezdim, ve bu işi halletmiş hayalleri kurardım. Tabii Grace Kelly ne zaman doğurmuş, beni ne zaman babama vermiş, annem nasıl olmuş da kabul etmiş ya da kendisi doğurmuş zannetmiş oralarını sormayın. Ben de şu an mantığı neymiş bu işin hiç çözemiyorum.

Genç Kızlık dönemlerinde Francie (Bir Genç Kız Yetişiyor) ve Miss Bee (Genç Kızlar) kimliğine çok büründüm. Orta okul sıralarında Marie Antoinette oldum. Kafası koparıldığı zamanlarda değil, ilk evlendiği zamanlarda… Onu da ne zamanlar nerede okuduysam hiç hatırlamıyorum.

Seneler sonra yine uzun müddet Julia Roberts olarak kalktım. Özellikle de rejim ve sağlıklı yaşam, spor dönemlerine girdiğimde Julia olurum. Aslında bu aralar feci şekilde ihtiyacım var. Eski filmlerini bulup çıkartmalıyım.

Annemle yaptığım bu konuşmadan sonra yine kitaba devam ettim. Akşama BUMED’deyim, çıkmadan evde yemek olsun, hazırlanayım vs derken. Tam duş alıyordum bir anda o gün işte bugün oluverdi. Ama hangi gün?

Eylül başı gibi bir roman yazmaya başlamıştım ya… Hani geçenlerde ilk 10 sayfasını yazıp, hatta BUMED’de okumuştum ya… Gerisinde tıkanıp kalmıştım. Neden? Öykümsü bir şeyler yazarken malesef bir olaydan yola çıkıyorum. Başlıyorum yazmaya. O anda olaya karışanlar kimdir, ne iş yaparlar hatta kadın ya da erkekler midir hiç bir fikrim olmuyor. Aklımda o olay bilgisayarın başına oturup harflere basmaya başlayınca her şey dökülüyor. Bu süreç öyküde bir dereceye kadar işledi. Sıra romana gelince karakter ve arkadaşları hakkında bir takım sorulara cevap bulmadan ilerleyemez hale geldim. Bu cevaplar aslında çok sıradan. Gel gelelim bir türlü karar veremiyordum. Bu kahramanın yaşı kaç? Ne iş yapıyor? Nasıl bir ortamda büyümüş?

İşte biraz evvel duşumu yaparken tüm bu sorular aniden gayet net cevaplara büründü. Temizlenmenin dışında aydınlandım. Hatta bırakın roman kahramanlarını, bir araya getirdiğim ve düzeltmek istediğim bir kaç öyküye ait bir çok fikir doldu kafama. İşte bu yüzden bugün o gün.

Çok heyecanlandım. Daha fazla açıklama yapamadan, hazırlanıp çıkıyorum. Aklım Murakami’de. Murakami seni seviyorum. Bana çok fikir verdin. Tabii temelini Murat Gülsoy oluşturmuş olmasaydı… Tabii bana onu tavsiye eden Tamer olmasaydı… Ama ben de iyi bir öğrenciyim. Gerçi asıl iş bundan sonra başlıyor. Bu sene bitmiş bir şeyler elimde olsun artık istiyorum.

Not: Fotoğrafın konuyla hiç bir ilgisi yok. Olsa olsa Külkedisi olarak uyandığım günler için kullanılabilir.

Reklamlar