>

Sabaha karşı saat beşte Kıbrıs’tan döndüm. Yine bu benim bir gecelik seyahatlerden. Son hatırladığım, dün akşam hep birlikte salonda oturup film seyretmemiz. Bu arada Inception’da gerçek hayatta geçen beş dakika dört seviye ötesi rüyada 1 saat haberiniz olsun. Yani ben şimdi gece 12 falan gibi Girne’ye inmiş olsam dördüncü seviyeden sabahın beşine kadar kaç gün kalmış olurum?

Girne’deyim ama kale Magosa Kalesi. Görsel olarak da Bodrum Kalesi civarlarına benziyor. Bir karışıklık durumu. Deniz mevsimi. Annem, Kiki, ben, Girne sokaklarında geziyoruz. Yeşil, kırmızı ejderha biçiminde jel tipi şekerler var işte onlardan arıyoruz. Nedense bir tek Kıbrıs’ta satılıyor. Biz de o yüzden gelmişiz. Fakat şansa bakın ki, gemi gideli uzun süre olmuş. Yeni geminin gelmesine de daha çok var. Gemiyle ne işi var şekerlerin derseniz, Kıbrıs’a mal gemiyle geliyormuş. Bu parti gelen şekerler bitmiş. Tek bir dükkan da kalmış olabilir diyorlar. O da Kale’nin en dibindeki küçük bir terzi dükkanı. Teşekkür edip tam ayrılacak ve yolumuza devam edeceğiz, bilgiyi veren adam arkamızdan bağırıyor.

Yok derse buzdolabını açtırın. Genelde içine saklar.

Şekerleri aldıktan sonra neler yaptığımızı, ne kadar kaldığımızı, başımıza neler geldiğini, nasıl döndüğümüzü falan anlatmayacağım. Şu kimlik meselesi kafamı kurcalayıp duruyor.

Şimdi yazar olup roman yazmaya karar verdikten sonra, gerçi bunlardan hangisi önce gelir… Yazar olmak için önce roman yazmak gerekmez mi? Ya da önce yazar olunmadan nasıl roman yazılır ki? Felsefi sorunlara fazla dalmadan herkese bu durumu ilan ettikten sonra beni bir paniktir aldı gitti. Bu işi nasıl yapacağım? Dolayısıyla bir çok tavsiye okumaya başladım. Bunlardan bir kısmı kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili. Hani hemen hemen hepsinde yazar, olmak istediğiniz bir şey varsa eğer önce ‘mış’ gibi yapın ve o kimliğe bürünün. İşte ben de bir müddet çok bir hevesle bunu denedim.

Hatta geçen sene vize alırken formda mesleği kısmına yazar yazdım. Gişedeki kadının hemen dikkatini çekti. A-ah yazar mısınız? Ne yazıyorsunuz? Hoppala. Bu soruyu hiç beklemediğimden iki gek gükten sonra öyküler yazıyorum şeklinde cevap verdim. Tepkisi kaçırılmaya  gelmez cinstendi. Ya, dedi ve kafasını önüne eyerek formu okumaya devam etti. O gün bugündür öykülerden önce roman yazmaya karar verdim.

Neyse çok güzel havaya girdim. Her sabah kalkıyorum, bilgisayarın başına oturuyorum ve “Blank” oluyorum. Bu deyimi de çok tuttum. Hadi diyorum illa roman yazman gerekmez. Serbest yazım tekniğine başla elbet aklına bir fikir gelir. Böylece zaman geldi geçti, aylar hatta yıl devrildi. Ben de hala bir fikircik olsun tık yok. Ama son derece yaza duruyorum. Hatta yazar davranıyorum. Defterim, dolma kalemim. Bir yanımda buzlu viski bardağım. Diğer yanımda bir bardak soğuk beyaz şarabım. Erkek olsam pipom, vs… Olmuyor, olmuyor.

Sonra aniden “Bugün O Gün” yazısında da çıtlattığım gibi aydınlanıverdim. Bu kişisel gelişim kitaplarına çok bir inanılsaydı, bir tanesiyle gelişilirdi. İkincisine gerek kalmazdı. Halbuki virüs gibi tüm dünyaya yayıldılar. Demek ki düz mantık gelişimle gelişilmiyor.

Kişisel Gelişim, Daha Kişisel Gelişim, En Kişisel Gelişim, Süper Kişisel Gelişim, Mega Kişisel Gelişim, Ultra Kişisel Gelişim, Süper Nova Kişisel Gelişim, Kişisel Gelişim’in Allahı, vs…

Şunu düşündüm, olmak istediğin şeyin önce havasına gir. Tamam oldu, gözlerim doldu. Örneğin yazar havasına girdim. Girdim demekle iş bitmiyor ki. Yazdıklarıma bir bakıyorum. Tamamıyla yazamama üzerine. Sayfalar doldurmuşum. Nasıl yazamıyorum? Yazamadığım için nasıl acı çekiyorum? Yazamadığım için kendimi nasıl sıfır hissediyorum? Yolunda gitmeyen bir şey var ama ne?

İşte en sonunda buldum. Yazar olup bir şeyler yazmak istiyorsam eğer yazar kimliğine değil, baş karakterin kimliğine bürüneceğim. Bak işte o zaman neler döktürüyorum. Geçen haftadan bu yana gitmeyen romanın ikinci bölümünü tamamladım. İşte benden bu kadar.

Reklamlar