>



Yaratıcılık geliştirmek amacıyla yapılması önerilen otomatik yazı çalışmalarına bir örnek. Belirli bir süre ya da sayfa sayısı boyunca hiç durup düşünmeden, zihindekileri kağıda aktarmak. Yazmak.  Bu çalışmaları zaman buldukça yapıyorum. Bilmem faydası oluyor mu? En azından klavyedeki harflerin yerlerini daha hızlı bulabiliyorum. 

Sıkılmadan sonuna kadar okuyabileni şimdiden kutlarım.

6 kasım Cuma

Geç kaldım. Alice’in beyaz tavşanı gibiyim. Bugünün yapılacak işlerini yetiştirebilecek miyim? İşte ahretlik bir soru. Ben ne olacağını daha baştan biliyorum. Yazı sürecim bittikten sonra beklendiği gibi çeviriye geçmek yerine oturup kitap okuyacağım. Öyle hissediyorum. İstemekten de öte arzu ediyorum. 

Sabah saatin beşi vurmasıyla uyandım. Bu sefer biraz zor oldu. Öyle teredüttler geçirdim ki. Hadi kalk dedim kendi kendime. Ama ilk uyanıldığı anda bir ölüm ağırlığı olur ya bazen insanın üstüne gece boyunca çökmüş, işte öyle bir hal vardı. Altından kalkamadım. Yaşamın hafifliğini bir anda algılayamadım. Yatak içine çekti. Direnmedim. Bedenimi sıcacık kollarına bıraktım. Fakat beynim çoktan hafifleyip uyanmıştı. Bedendi onu bırakmayan. Üstümde yorgan yatağın içine gömülü olsam da zihnim çoktan salona gitmiş bilgisayarın düğmesine basarak açmıştı. 

Yirmi dakika kadar beden yatakta direnip beyin evin içinde dolaştıktan sonra galip geldi. Kalktım. Sabreden derviş muradına ermiş. Tabii sabah sayfaları zamanını geçirdim. Bu sabah daha geç yazılacaklardı. Fırsattan istifade Tanpınar’ın başladığım Yaz Yağmuru öyküsünü bitirdim. Sonra da izlenimlerimi yazdım. Belki bir gün paylaşırım. Bu arada itiraf edeyim, bu sabah sadece aklımdan geçenleri yazmıyorum. Bilincim akmıyor. Bir parça düşünce de var içindi. Rasyonel bir durum söz konusu. Tanpınar’la patlayacak derecede doluyum. İçim dışım her yanım edebiyat doldu. 

Tirza beğendiğim kitaplardan bir tanesi. Hatta Hoeffman karakterinden o kadar etkilendim ki atölyedeki karısını arayan adam ödevi için Hoefmann karakterinde birini yaratmak istiyorum. Yani karısını çoktan doğramış ve evin bahçesine bir yerlere gömmüş olsun ama aramaya devam etsin. Gerçi bulunmasın istiyorum. Tirza’daki gibi sonu işte adalete teslim oldular şeklinde bitmesin. Okuyanın içinde bir şüphe uyandırsın. Burada sorun Tirza’daki baba figürünün çok gerçekçi çizilmiş olmasından kaynaklanıyor. O kitap da arkadaşımda kaldı ben hakkında konuşamadan. Gerçi tekrar elime alır mıydım? Şüpheli. 

Ben şahidim öyle babalar gördüm. Korkunç olan da o zaten, aşırı müsamahakârlıkla bir anda delilik arasındaki o ince çizgi. Hayatta da bazen bu ince çizginin üzerinde yürüdüğünü hissetmez mi insan? En ufacık bir rüzgârda ya bir tarafa ya diğer tarafa sendelemek mümkün. Jilet üstünde yürür gibi. Evet, işte bir deyim buldum. On the sharp edge dedikleri jilet üstünde yol almak, jilet üstünde olmak. Sharp edge jilet olarak çevrilebilir. Hadi şimdi bana içinde sharp edge geçen metinler gelsin ve ben de bu buluşumu uygulayabileyim.

Tavşan kaçtı. Saat geçti. Alice ormanda kayboldu. Alice’in İngilizce öyküsünü aldım. Gerçek ama gerçek olanı. Masal kitaplarında yer alan kısaltılmış biçimini değil. Ne de olsa büyük bir, uzun diyecektim, evet uzun bir metin. Bu sıkıntılı hal bugün devam etmez umarım. Dünkü atölyede kilolar ve anne figürü arasında bir çok bağlantı vardı. Ama sorun hep sahneleme eksikliği. Bu arada sahneleme nasıl yapılır? Tabii bildiğin bir sahneyi ya da zihninde gördüğün bir sahneyi anlatmak çok kolay. Ama sorun şu ki çoğunluk yazarken zihinde görmeden yazmaya çalışıyor ve kelimelerin büyüsüne kapılıyoruz. Evet belki bunlar büyülü kelimeler. Çok güzel tınıları var. Çok güzel şeyler ifade edebilecek güce sahipler. 

Bilgisayarın pili azaldı kesip, fişe takmak zorundayım. Bu sabah yazıları sabote oluyor bugün. Tanrım mütemadiyen yemek istiyorum. Mutfak masasına bilgisayarı fişe takmaya gittiğimde orada duran bisküvi paketinden bir adet aldım ve bu bir adetle durmayacak biliyorum. Ağız tadına ihtiyacım var. Yoksa midem de bir açlık yok. Ama ağzımın tadı da yok. Ve hiçbir çiklet ağzıma tat veremiyor. Nedir bu dert? Hayat çok mu acı. Her daim ağzımda hoşuma giden bir tat, bir nesne olsun istiyorum. Mutsuz olunca zayıflayan kişiler ne ayak? 

Kapçık ağızlı. Külhan beyi. Pislik bir karakter çizsem. Boktan kelimelerle konuşsa. Sıradan bir kişi olur mu? Yan karakterlerden biri olsa. Ancak bu karakter benim iyi huylu karakterimle neden arkadaşlık etsin. Peki, ben neden hep iyi huylu karakterler yaratmak arzusundayım. Neden kötü huylara pek fazla eğilemiyorum. Kendimi mi yansıtıyorum, olmayan bir şeyi mi ele almak istiyorum. Yani ben de var olmayan ama olmasını çok istediğim bir yan mı çıkıyor ortaya. 

Roman ilerlemiyor. Bir roman nasıl olgunlaştırılır? Esas kıza nasıl karakter verilir? Dahası aralar nasıl doldurulur? Esas kız bunun nasıl farkına varır? Metin Arditi’nin karakterlerinde bir takım şeyler gizliydi. Ancak onlar bana özellikle de Türk olan karakter çok yapmacık geldi. İnandırıcı olmadı. Peki bu inandırıcılık işi çok fazla sübjektif değil mi? 

İnsanın yaptığıyla konuştuğu bir olmazsa ne olur? Dünkü öykülerden birinde bir kumsal sahnesi vardı. Bir kadın bir erkek ve bir çocuk anlatılmış. Bir kadın bir erkek ve bir çocuğun sıradan bir Pazar günü. Yaz zamanı. Kumsala gidilmiş. Toplumdaki en ufak birim olmasına rağmen, her biri tek başına, başlı başına yalnız. Robotik bir aile. Sevgiden uzak. Toplumun içinde yer edinebilme çabasının gereği aile kurma sevdasına yakalanmış o zavallı bireyler. Çok acıdım. Vermiş olduğu imaj kan dondurucuydu. Hele peçetelere sarılan börekler. 

Sonra yapılan yorumlar da bence çok manalıydı. Beach. Modern insanın huzursuz, obsesif kompulsif yalnızlığı, robotsuluğu, korkuları. Güzelçamlı kumsalı bunun çok ötesinde. Doğal ortam. Daha doğal insanlar. Dedikodu. Beach akşamları nasıl geçer? Nasıl geçmeli? Mesafeli paylaşımlar. Yakın uzaklık. Moliere’in alay ettiği burjuvazi alışkanlıkları. Soylu asil davranışların altındaki tutsaklık. Gülünesi örf ve adetler. 

Canım börek istedi. Dün akşamdan beri börek börek diye sayıklıyorum. Bu sabahki yazı iyice heder oldu. Çünkü canım dolapta duran pideleri yemek istiyor. Üç beş bisküvi de kesmedi. Ve gözüm mesaj kutumda. Bugün bir öykü yazmalıyım. Yoksa delireceğim. Karısını arayan adama başlamalıyım. Romanda ilerlemeliyim. Çeviriyi tamamlamalıyım. Teknikler beni bunaltıyor. Belki de yazıp yazıp göndermemek iyi bir şey. Günlük bu yüzden tutar insan. Bu yüzden aslında yalnızdır. Günlük tuttukça daha da yalnızlaşır. Kaçar toplumdan. Tek arkadaşı günlükler haline gelir. Hitap eder bir şekilde zihninde canlandırdığı arkadaşına. Peki sonra o günlükler yayınlandığında? Gözden geçirilir değil mi? Gözden geçirilmeden yayınlanmış günlük var mıdır? 

Virginia Woolf’un günlüklerini okumalıyım. Kendime düzgün bir program yapmalı ve adım adım ilerlemeliyim. Hiç bozmadan. Bu sabahki gibi yataktan kalkamamalara müsaade edilmemeli eğer Perşembe akşamları geç gelinecekse evde oyalanmadan yatılmalı. Özellikle de yemek yenmemeli, bilgisayara göz gezdirilmemeli. 

Bazen kendimi Hubble gibi hissediyorum. Devasa bir boşluğun içinde bir canlıyla karşılaşma umuduyla belirsiz yönlere doğru, belki bir gün biri duyar da cevap verir diye, sinyaller yolluyorum. Oysa herkes kendisiyle meşgul. Ne zaman bunu anlayacağım ki? Oysa herkes kendisiyle meşgul. Seninle ilgilenecek birini bulmak istiyorsan eğer yaralılar koğuşuna bakmalısın. Yarasına parmak basmalısın. Onu kendi kölen yapmalısın. Kendi zincirleriyle kendi özgür iradesiyle gelsin bağlansın sana. Hem hoşuna gider hem de sıkılır bunalırsın zamanı gelince. Bir tekmenle uzağa itersin, yine de gidemez. İncinir belki ama yaralarına şifa bulmak amacıyla kopamaz senden. Sen de bir tekme daha atarsın. O anda anlayamaz ki aslında onun yarasına şifa değilsindir, akan kanı sadece anlık durduran parmağını basmışsındır. Bilir içten içe parmağını çekersen yine kanayacaktır. İşte bu yüzden tekmeyi yer oturur. Zincirine daha sıkı sarılır. 

Bu sızlanmaları yazmak edebiyat mıdır sence? Bunlar okunurken insanın içi boğulmaz mı? Sen boğulup sıkılmaz mısın? Ancak ve ancak başkalarına bağlı insanların belki hoşuna gider. Yaralarını hatırlatırsın onlara. Edebiyat halbuki yaraları hatırlatmanın ötesinde bir şey. Peki yaraları sarar mı edebiyat yoksa o da mı sadece parmak basar. Söyle bana ey külliyat. Bugüne kadar gelmiş geçmiş en baba maneviyat. Kimin içindedir, nerededir? Onu arar dururum uzun süreden beri. Unutmuşum kendimi, bilinmeyenden beri. 

Bilinç aktı, aktı ve durdu. Artık sıkıntı zamanı. Paris sıkıntısı gibi İstanbul’da bir mutfak sıkıntısı. Mutfağı ofis yaptım. Kadının mutfaktan çıkamama sendromu. Nasıl yemekle sorunum olmaz ki? Mutfak benim kaderim. Kaderime karşı gelemiyorum. Kaderimle de, onu sevip sürüklenip gidemiyorum. Takılıyor ayağıma soğanlar, patatesler. Domateslerle birlikte kızarıp eriyor içimdekiler. Bana değil başkasına yar ol emi? Bunu senin yanına koymam zor de mi? 

Başladı saçmalama zamanları. Üç sayfa son artık, geldi de geçiyor zamanı. Şiir yazmayı hep istemişimdir ama ne sıkıntılı zamanlarımda gelir bulur beni. İlle velakin ve lakin şunu da keşfettim ki bu üç sayfanın sonuna doğru ancak açılabiliyorum. İlk iki sayfa neredeyse kasmalarla dolu. Her ne kadar kendimi rahat bırakıyorum desem de kasıyorum işte. O kadar belli ki. Daha ne kadar sürecek bu kasıntı halleri, kasıntı oldukça çıkmaz içimden yarin gülnihalleri. 

Bu da oldu sana bir kafiye. Divan şiirini özlemişim nafile. Beni ancak edebiyat fakültesi paklar bu yaşımdan sonra. Belki de gelmiş geçmiş en yüce modern divan şairi olurum huzurda. Koyma beni bu dünya da kimse zuhurda. Zuhur kelimesi nedir, ne değildir, neyi anlatır hiç bilmem. Kullan dedi içimdeki kullandım rahatım. Şimdi siz okuyun bu ne dedi diye düşünün. Sayfa sayfa yazılar yazın, sempozyumlar yapın. Bir de benim arkamdan iki kadeh rakı kaldırın. 

Bu meşhurluk sevdası geçip gider. Geride baki kalır kemikler. Naylon poşet gibidir bir türlü erimez. Yıllar sonra bile fosilleri tükenmez. Haydi bre aslanım kaldı son satırlar. Bu sabah fazla taşmasın başucundaki katırlar. Katırlar çiçek açtı yarim sen nerelerdesin? Gelmez oldu hayalin gözlerden ırak gönülden biçaresin. Yangına kürekle gidilmiş haberini aldım. Küllerinden yeni bir aşk doğmuş, alevlenmiş evladım. Sen misin beni zorlayan serbest teknikle yaratıcılığını geliştir diyen, işte al bu yaratıcılığı nereye koyduysa işleyen. İşleyen demir pas tutmaz derler, benim ellerimde oldu bir çark. Döndürdükçe klavyedeki harfler oldu un ufak. Küçülttüm de yazıyorum sanki cebime girecekler. Cebimde hali hazırda çiğnenmiş çikletlerin kalıntıları var. Yapışır kelimelere sonra çıkmaz su yüzüne.
Reklamlar