Uzun zamandır bu yeni dergiden bahsetmek istiyordum, kısmet bugüneymiş. Dergiyi Yekta Kopan’ın twitter paylaşımları sayesinde öğrendim. Sonrasında müptelası oldum. Arada bir kaç sayı atladığım oldu galiba. O da biraz düzensiz çıkmasından…

Normalde ay başında çıkması gereken bir dergi ama bazen yetiştiremiyorlar. 2011’in ilk sayısı da ocak-şubat birleşik olarak çıktı. Gerçi iyi ki birleştirmişler bana kalırsa bugüne kadarkiler arasında en iyisi sanki… Gecikmelerini ilk sayfada değişik bir özür(!) yazısıyla vermişler. Ufak bir alıntı:

“Çıkar çıkmaz çıkan neşriyat olarak ocak sayısını neşredemedik, telafi mahiyetinde ocaklı bir marş verelim.”

Bildiğimiz İstiklal Marşı’nın 5 kıtasını İstikbal Marşı olarak yeniden güfteleyip ve besteleyip (kulağım olmadığı için söyleyemiyorum; yoksa Oh Mammy, Oh mammy mammy bleu, Oh mammy blue… olacak) okuyucuya şöyle sunmuşlar :

(en koptuğum son kıtasını alıntılıyorum)

Okuduğun yerleri “yazı” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce anlık zamanı
Sen Bir+Bir okurusun, sitem edip üzme tayfanı
Ocakta çıkmadıysa çıkamadı, anla mecmuanı.

İçindeki dosyalara gelince… Kapak dosyası Porno Yıldızı Sacha Grey ile yapılan Bedenim Sanatımdır röportaj derlemesi ve akabindeki yine başka bir yıldız Yasmine Lafitte’in röportaj çevirisi ilginç ve farklı bakış açılarını yansıtması açısından zihin açıcı. Özellikle de son zamanlardaki Bilgi Üniversitesi olaylarının ardından okunası dosya.

Ancak benim en çok ilgimi çeken  derginin son sayfalarında yer alan, piç, ibne, hain, alçak, asi, hırsız gibi bir takım sıfatlarıyla tanınan Fransız yazar Jean Genet üzerine düzenlenen dosya oldu. Dosya, Genet’nin röportajlarından ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü Edward Said’in anlatımından oluşuyor.

Genet’nin röportajlarındaki kıvrak zekasına, cevaplarının içtenliğine, cesaretine hayran oldum. Bir kaç soru cevap paylaşmadan duramayacağım. Gerçi her bir satırı kayda değer. Raflardan kalkmadan şu bir kaç gün içinde dergiyi bulup dosyanın bütününü okumak bence en iyisi.

S: Hırsızlık suçunu tekrarladığınız için ömür boyu hapse mahkum edildikten sonra afla serbest kalışınızdan beri 16 yıl geçti (röportaj tarihi 1976). Hizaya geldiniz mi, yoksa çalmaya devam mı ediyorsunuz?

C: Diğer fanilerle aynı biçimde çalmıyorum. Her halukarda, evvelden çaldığım gibi çalmadığım kesin. Kitaplarımdan ve oyunlarımdan gayet yüklü – daha doğrusu, bana yüklü gelen – telif hakları geçiyor elime. Halbuki bu para önceki hırsızlıklarımın bir sonucu aslında. Dolayısıyla, çalmaya devam ediyorum bu anlamda, toplum öyle olmadığımı iddia etse de hala genel edep dışı bir yerlerde duruyorum.

[…]

S: Monteverdi’den söz etmiştiniz dün; o sizin için gelenekle keskin kopuşu simgeleyen bir sanatçı mı?

C: “Beata Virginie” ayininden daha neşeli, daha eğlenceli bir şey bilmiyorum!

S: Dinsiz olduğunu açıkça söyleyen biri olarak, “Vespro della Beata Virginie”ye yakınlık duymanızı nasıl açıklıyorsunuz?

C: Yirmi yıl önce “İlyada”yı okumuştum; çok güzel buldum, sizce Zeus’un dinine mi inanıyorum?

S: Doğrusu, temelde Zeus’a çok uzak olduğunuzu da sanmıyorum…

C: Japonya’da beni çok etkileyen bir Japon no’su seyretmiştim. No’larda kadın rollerini erkekler canlandırıyorlar. Gösterinin bir yerinde, bir oyuncu yaşlı bir kadın maskesi takıyor ve son Budist kadını canlandırıyor. Bir mağaraya giriyor, yelpazeyle yüzünü örtüyor ve sonra yüzünü keşfediyor, bir genç kız yüzü bu, ilk Şintoist kadının yüzü. Oyunun teması budizmden şintoizme geçişti. Çok güzeldi. Budist ya da Şintoist olduğumu mu sanıyorsunuz?

[…]

S: Eşcinselliğe dair teoriniz nedir?

C: […] Aslında bilmiyorum. Benim eşcinsellik teorim yok. Belli bir yöne eğilim göstermeyen arzuya dair bile bir teorim yok. Ortaya koyuyorum, ben ibneyim. Tamam. Bu bir dava değil. Niçin ya da hatta nasıl ibne olduğumu bilmeye çalışmak eğlencelik bir oyundan ibaret… Bu biraz gözlerimin niçin yeşil pigmentleri olduğunu bilmeye çalışmaya benziyor.

[…]

S: Söyleşinin yine de gerçekten düşündüklerinize dair bir fikir verebileceğine inanıyor musunuz?

C: Hayır.

S: Sizce eksik olan ne?

C: Hakikat, ancak ben yapayalnızken mümkün. Hakikatin itirafla en ufak bir alakası yok, diyalogla alakası yok, benim hakikatimden bahsediyorum. Sorularınıza olabilecek en yakın şekilde cevap vermeye çalıştım. Oysa, çok uzaktım.

S: Bu söylediğiniz çok ağır?

C: Peki ama kimin için çok ağır?

S: Sizinle ilişki kuran herkes için.

C: Kimseye bir şey diyemem. Başkalarına yalandan başka söyleyebileceğim bir şey yok. Yalnız başımayken, belki biraz hakikati konuşabilirim. Birisiyle birlikteyken yalan söylüyorum.

S: Fakat, yalanın da çifte bir hakikati vardır.

C: Evet. O zaman, buradaki hakikati keşfedin. Size bazı şeyleri anlatırken neleri gizlemek istediğimi keşfedin.

Yalan dünya, her şey bomboş
Hancı sarhoş, yolcu sarhoş

Genet ile yapılan son söyleşide (1985) söylediklerinden de bir kaç cümle alıntı yaparak bitireceğim.

[…] Fransız sisteminin faziletlerinden biri de bu: Çocukları bir aileye bağlanmak zorunda olmaktan koruyarak iyi yetişmelerine imkan verir. Benim nazarımda aile ilk suç şebekesidir ve en kriminelidir…

Reklamlar