Kunegond’un blog macerası bu mart ayının başında 3. yılını tamamladı. Uzun süre en büyük heyecanla başına oturduğum, her saat başı kim tıklamış, kim yorum bırakmış, kim izleyici olmuş şeklinde sıkı takibe aldığım yayın adresimi bir süredir boşluyorum. Hatta öyle bir düzeye geldi ki, en sadık okuyucularım bile küstü. Bir kaç haftadır üzerine kafa patlatmaya çalışıyorum neden böyle?

Bu arada dün gece yine harika bir rüya gördüm. Bu sefer Arnavutluktaydım. Nasıl gidiliyor derseniz, Üsküdar motor iskelesinden biniyorsunuz, Tiran’da iniyorsunuz. Ne kolay değil mi? Tiran deniz kenarında. Sahil’i öyle güzel düzenlemişler ki akıl almaz. Eğlence parkı gibi. Arnavutluk’un tarihi geçmişi söz konusu. Peki tarihi geçmişlerinde Vikingler’in olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Ama dün gece öğrendim. O eski viking kasabası, Viki çizgi filminde olduğu gibi, viking gemileri her biri Tiran sahiline yayılmış. Geçmişe muhteşem bir yolculuk. Gelelim benim neden Arnavutluk’ta olduğuma…

Vesikalık fotograf çektirmek gerekti. Nerede çektirsem vs gibi düşünüp taşınırken, gazetede bir ilan gördüm. Aradım, tamam dediler poz verin biz telefondan çekelim size bir tek gelip almak kalsın. Harika bir şey bu. Elimde telefon aynanın karşısına geçtim. Biraz başınızı sağa eğin, gülümseyin. Tamam bir kaç poz daha çekelim vs derken. Evimden dışarı adımımı bile atmadan oldu bu iş. Aynı anda telefonun alt kısmından bir kart düştü. Tiran’daki fotograf stüdyosunun kartviziti. Adres yazılı. Ertesi gün gidip alacağım.

Fırsat bu fırsat, fotograf makinemi de aldım yola çıktım. Hava ya da kara yoluyla gitmiş olmalıyım ki, bozkır bir yerlere indim. Baktım herkes bir yerlere doğru koşturuyor. Takıldım peşlerine. Meğerse minibüse bineceklermiş. Ben de atladım arkalarından. Oh oturacak yer de var. Harika. Benden sonra binenler ayakta kaldılar. Ayıptır söylemesi Tiran bizim yörelere çok benziyor. Bir kere şu mavi minibüsler aynı. Ayakta yolcu, şöför, muavin tiplemeleri vs bire bir neredeyse. İçimden nerede bu gerçek Arnavutlar diye sorup sorguluyorum. Yanımdakine bir şeyler söylemeye niyetleniyorum, anlaşamıyoruz. Görsel olarak yok birbirimizden farkımız ama arada dilsel, iletişimsel sorunlar var.

Neyse dedim kendi kendime ben koskoca on milyonluk bir şehirden kalkıp şuncacık yere gelmişim, bir dükkanı bulamayacak mıyım? Kaç dükkan vardır ki buralarda şeklinde harcama düşüncelerinde gezinip duruyorum. Baktım minibüs eski çarşı civarları gibi yerlerden geçiyor. Aynı Antalya çarşı içi, kale içi vs gibi yerler. Daracık sokaklar, binaların çatıları birleşmiş, bizim minibüs Harry Potter’daki acil durum büyücü halk otobüsü misali incecik olup gerekli yerlerden geçip gidiyor. En nihayetinde son durak dediler, herkes indi. Ben de indim.

Aydınlık ferah bir yere çıktık. Meydan. Boş ama. Ortasına bir çeşme bile yapmayı akıl etmemişler. Şehir planlamacılığı sıfır. Durduğum yerin karşısında dükkanlar sıra sıra dizili. Red Kit kasabalarındaki dükkanlara özenti yapmışlar. İyice yaklaştım. Bizim fotografçıyı buldum. Aynı zamanda kırtasiye de satıyormuş. Bu arada satıcı kadın ve çocuğuyla bir muhabbet, bir muhabbet. O konulara hiç girmiyorum yoksa bu gönderiyi bitiremeyeceğim. Kısacası çok fakirler ve hesap bilmiyorlar. Fotograflarımı, bir defter ve bir kalem aldım. Toplam yirmi lira dedi. Verdim. Bana elli lira para üstü vermeye kalkıyor. Bir yandan da bir türlü iki yakayı bir araya getirememekten bahsediyor. Alelacele gerzeklikleri ve toplama çıkarma konusunda biraz bilgilendirme yaptıktan ve hiç bir konuda hiç bir şey öğretemeyeceğimi anladıktan sonra en azından ben günaha girmeyeyim şeklinde uzattıkları para üstünü yemin billah ederek almadım ve kapıdan dışarı fırladım. Ufak oğlan da arkamdan fırladı, bana şehri gezdirmeyi teklif etti. Tamam dedim.

İşte sahil düzenlenmelerini ve Üsküdar-Tiran motor hattını onun sayesinde keşfettim. Gezide bol bol fotograf çektim. Sonlara doğru makine sapıttı. Bir türlü deklanşöre basılamaz oldu. Zaten hava kararıp akşam olmaya başlamıştı, sinir içinde atladım motora ve Üsküdara vardım.

Biraz uzun ara oldu. Blog yazmama nedenlerime gelince, gerçi aklımda olanları unuttum ama kısacası şöyle; rüyalarımdan ve yazı sorunlarından gayrı bu aralar hayatımda diğer şeylere pek yer yok. Roman yazmaya kalkışmak biraz toplumdan el ayak çekmekle eş değer. Yaptığım tek şey, roman kahramanı esas kızın içinde yaşıyor ve onunla yatıp kalkıyor olmam. Onun maceralarını bloga yazamam o zaman roman olmaz. Zaten yazılıp bittikten sonra bir çok düzeltmeye uğrayacak eminim. İkinci romanda daha kolay ilerleyeceğim biliyorum ama ne olursa olsun önce birinciyi bitirmek gerek. Bu güne kadar gelmiş geçmiş yazarların kendi yazma süreci sistemlerini okuyup feyz almaya çalışsam da şunu kesin kez anladım ki, herkesin kendi sistemi kendine…

Başka bir konu nasıl yazamadığım. Bu da ağzıma çiklet oldu zaten. Enteresanlığı kalmadı. Okuduklarıma ve izlediklerime gelince hepsi romanla ve yazı süreciyle yakından ve daha yakından alakalı şeyler. Dolayısıyla yazacak pek bir şey kalmıyor. Durum bu.

Yine de her gün blog yazmayı çok özlüyorum. Şimdilik kesin bir karar almaktansa işte böyle arada derede yazmaya devam edip son anı ötelemek, geçiştirmek niyetindeyim. Gri alanlarda gezmeyi seviyor muyum, neyim?

Adres değişikliği iyi geldi. WordPress’i sevdim. Her geçen gün başkalarının da buraya geçtiği haberini duymak beni mutlu ediyor. Yalnız olmama durumları…

Reklamlar