Etiketler

, , , ,

Hem aşırı dağınık olup hem de ortaya bir eser çıkarabilmiş yazarlara sesleniyorum. Bu eserin basılmış olup olmaması önemli değil. İyi olup olmamasıyla ya da edebi yönüyle de ilgilenmiyorum. Aranan şart bitmiş olması.

Dağınıklığın derecesini ve tipini biraz açayım. Zihin dağınıklığı ya da ortalık dağınıklığı vs değil. Not alma dağınıklığı ismi daha uygun. Çantada bulunan minik kağıt parçaları, fişler üzerine karalanan bir kaç kelime, bulunulan yerde ele ne geçerse defter, gazete kenarı, kitap kenarı, post-it, bloknot, dergi arkası, hiç bir şey yoksa el-kol üstüne yazılan bir kaç cümle… Bilgisayarda alınan notlar, yüzün üstünde dosya, her birinin üçer-beşer versiyonları… Biliyorum ki her birinin içinde bir zamanlar aklımdan gelip geçmiş iyi fikirler, hoş tabirler var. İşte bunlar nasıl toparlanıp bir araya getirilir, nasıl saklanır?

Defter halinde olanlar bile o kadar dolu ki, onları sadece okumak bile aylarımı alır. Gel gelelim yazıyla uğraşan kimi okuduysam ya da dinlediysem büyük bir çoğunluğu benim yaptığımdan daha da fazla not aldığını, yazıp çizdiğini belirtiyor. Evet, o kadarını anlıyorum gerçekten ama ondan sonrası nasıl oluyor? Bunun bir düzeni var mı? İçine daldıkça bu işin tam zamanlı yapılması gerektiğini hatta tam zamanın bile yetersiz kalacağını hissediyor ve biraz geri çekiliyorum.

Bak şekercim diyorum kendi kendime, diyelim bir öğretmenin var ve getir defterlerini yarın kontrol edeceğim dedi. Bir taneden fazlasını bulamam. O da karman çorbandır. Çoğunluk kendi yazdıklarımı kendim bile çözemem. Ayrıca defter, içinden sarkan kağıt parçaları, oradan buradan yırtılmış ve araya sıkıştırılmış, yapıştırılmış dergi, kitap vs sayfaları yüzünden kapanmayacak derecede şişiktir.

Neyse içimi döktükten sonra geçen perşembeden bu yana romana elimi sürmedim. Lakin her sabah dijital günlük yazıyorum. Ve hatta wordpress’in 2011 yılı her gün bir gönderi kulübüne üye oldum. Bakınız sağ yan taraf: I’m part of Post A Day 2011. Yani bu demektir ki, iki elim kanda olsa 31 aralık, yılın son gününe kadar, her gün yazacağım. İyi ya da kötü.

Romana elimi sürmedim ama kafamı bulaştırdım. Geçen hafta atölyede bir kısmını okuduktan ve yorumları aldıktan sonra binlerce fikir doluştu zihnime… yeni bölüme nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Giriş nameleri artık bitti, esas olaya ucundan kıyısından intikal etmenin zamanı geldi. Ve nasıl yapmam gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Dramatik şeyler. Bugüne kadar fazla denemediğim bir tür. Bir meydan okuma.

Asıl zor olanı da bugüne kadar hiç başıma gelmemişti; dramatik olaylar yazdıkça içten içe etkileniyorum ve ruhum yoruluyor. Nasıl bir şey bu anlamadım gitti. İnsanın kendi yalanına inanması gibi. Uyduruyorum sonra da uydurduğum şeye üzülüyorum. Perişan oluyorum. Hayat boyu  cıvık şeyler de yazamam ya… Ne olacak bu durum? Çözümü olan var mı? Yoksa her an kayıp vaka olma sınırlarında dolaştığımı bil günlük.

Dün bütün gün evde arabanın yapılıp gelmesini bekledim. Soğukta aküde problem olmuş, başka arabadan bağlantı yaparken eksi artı uçları karışmış, ters kontaktan sigorta atmış. O arada marş motorunda bir şeyler olmuş, vs… Beş aylık kitap param uçtu gitti. Çok sinirlendim. Kitap bağışı yapmak isteyen olursa çekinmesin. Her türlüsü kabul edilir.

Araba geri geldiğinde saat beşi geçmişti, sinema projesi yattı. Ben de evde Black Swan ile The Kids Are Allright filmlerini seyrettim. Önce Kids’i seyrettim.  Black Swan gecenin ilerleyen saatlerinde bitti. Evin içinde kendi kendime bir korktum anlatamam. Şahsen bir aralar ben de o türden bir takım vizyonlar görmüşümdür. Hani takip edildiğim, aniden odada başka birisinin bulunduğunu hissettiğim, aynadan birinin baktığını gördüğüm, vs… Neyse sonra çabuk geçti. Uykuya daldım ve her şeyi unuttum.

Black Swan’ı seyrederken Portman’ın bale sahnelerinde iyi bir performans çıkardığı etkisini verebilmek için kamerayı döndürmüşler. Böylelikle Portman’ın dansına daha az odaklanılmış. Olayı çok tuttum. Bu baş döndürme etkisi yazıya nasıl aktarılır acaba?

Baleyi sahneye koyan Thomas rolünde Vincent Cassel’a bayıldım. Oscar’ları ben dağıtıyor olsam kesin ona verirdim. Cassel’ı zaten severdim ama… Bu kadarını beklemiyordum. Subjektif olmayı seviyorum. Hele bir sahnesi var ki içimi eritti.

Reklamlar