Etiketler

, , ,

Saçlarıma takık olduğumu beni tanıyanlar bilir. İtiraf ediyorum genelde takık olmadığım pek bir şey yoktur. Bunca sene bu takıntılarla öylesine savaştım ki, son on senedir bu hal olmadan düzgün ve mutlu bir yaşam sürdürebileceğime inanmıyorum.

Yalnız takıklığın iki cinsi var.

1- Takık olanlar ve bu takıklığıyla hekesin hayatını, en başta da kendi hayatlarını zehir edenler. Örneğin, çatal bıçağı silmeden restoranda yemek yiyemeyenler ve yedirmeyenler, umumi tuvaletlerde hiç bir yeri tutamayıp değmeden işini görmeye çalışanlar, ellerini suyun altında 3 kere döndürerek sabunlayanlar, yürürken yerdeki karoları sayanlar, merdivenleri sayanlar, bir odaya girince ona kadar saymadan tekrar dışarı çıkmayanlar, merdiven altından geçmeyenler, eşik atlayanlar ya da atlamayanlar, saçlarını üç kere sağa, üç kere sola, üç kere öne üç kere arkaya doğru tarayanlar, bir eli ıslanınca diğerini de ıslatmadan duramayanlar, vs… ben bu kategoriden değilim diyordum ki düpedüz yalan söylediğimi fark ettim.

Ayağımın altında siğil çıktı. İyileştirmenin tek yolu suyla yumuşatmak, ayak siğili solüsyonunu sürmek, beklemek ve içini kazımak. Her gün biraz biraz kazıyarak tüm kökleri koparıp atmak. Nakış gibi. Sabır isteyen bir iş. Yok ben bunu yapamam uğraşamam diyorsanız o zaman hastanede lazerle vs yakıyorlar. Ben de ona dayanamıyorum.

Genelde iki ayağımı birden sıcak suya batırıyor ve rahatlıyorum. Hatta elimde kitap mayışıyorum. Geçen gün acelem vardı ya da aklımdan ne geçti bilmiyorum iki çorabımı birden çıkarmaya üşendim ve tek ayağımı soktum. Rahatlayan soldakinden çok hoş bir duygunun dalga dalga yükseldiğini hissediyordum. Önce bileğimden yukarıya tırmandı, sonra dizime oradan da kalçama, karnıma ve en nihayetinde beynime kadar yükseldi o keyif. Yalnız bu işlem sadece sol tarafımda gerçekleşmişti. Vücudum sanki boylamasına ortadan ikiye ayrılmış bir tarafında ılık içimi gıcıklatan bir hafiflik ve mayhoşluk diğer tarafındaysa ki sağ taraf oluyor bu, öylesine bir kabalık, çirkeflik, ağırlık beni yere doğru çekiyordu. Bir an çarpıldığımı hissettim. Tüm dengem altüst oldu. Gözlerim kaydı. Kitabın satırlarını takip edemez oldum. Sol gözüm sayfanın üst satırlarında gezerken sağ gözüm son satırları okumaya çabalıyordu.

Baktım olacak gibi değil kitabı fırlattım. Eğilip çorabımı çıkardım ve diğer ayağımı da o ılık su dolu leğene daldırdım. Artık tehlike geçmişti. Yavaş yavaş kendime geliyordum. Bunu bilmenin iç rahatlığıyla kanepenin arkasına yaslandım ve gözlerimi kapadım.

2- Takık olanlar ve fakat bu takıklıklarıyla başa çıkabilenler, hayat meyat meselesi yapmayanlar. Ne kendilerine ne de başkalarına hayatı zindan etmeyenler.

Bu konuya neden geldiğimi unutuyordum az kalsın. Öyle her kuaföre gidemem, bilen bilir. Bildiğim güvendiğim belli başlı ürünler vardır, onları kullananını bulmak için umutsuzca aranırım. Bulduğumdaysa mutlaka bütçemi aşar. Geçen sene dükkan taraflarında bir yer bulmuştum. Gerçi orada da lekeli havlulara takmıştım. Fakat yine de evden havlu getirme triplerine girmedim. Her seferinde susup oturuyordum. Yine de aramızdaki ilişki biz dükkanı bırakınca bitmek zorunda kaldı. Yeni bir arayışa girmektense markette satılan kit boyalara daldım. Bu kit boyalar bir gecelik ilişki gibidirler. Gönül eğlendirirsin. Ama iş uzun süreli beraberliğe gelince saçlarını yer bitirirler. Özünü sonuna kadar sömürürler, cansız ruhsuz kalırsın. Neresini tutsan elinde kalır.

Böylelikle benim de bu tek seferlik ilişkilere bir son vermem gerekiyordu, ama gelin görün ki ortalıkta daha önce denemediğim, bilmediğim yeni bir kuaför yoktu. Bir arkadaşımın gittiği ve memnun kaldığı CKM yakınlarında bir yer vardı. Gerçi kendisi fön çektirmekten başka bir şey yaptırmaz ama tırnakları ve elleri çok bakımlıdır. Ben de öncelikle manikürünü denemeye karar verdim. O sırada kullandıkları ürünlere, çalışma tarzlarına vs bakacaktım. Gözüm tutarsa dip boyamı yaptıracaktım.

Dün birlikte gittik, baktım takık olduğum ürünleri değil rakip firmayı kullanıyorlar. İçimden yok dedim imkanı yok bu iş olmaz burada. Neyse manikür yapıldı, bu arada dükkanda kaldığım süre içinde en az üç kere üç ayrı kuaför ve manikür uzmanı eder dört, saçlarıma bir şey yapılıp yapılmayacağını sordu. Her seferinde hayır dedim, benim alışkın olduğum ürün sizde yok . Daha önce denedim saçlarım keçe gibi oldu, vs… Tamam diyorlar. Beş dakika sonra başka yanıma başka biri geliyor. Hop yine aynı soru. Bu kadar fazla sormalarının sebebi, diplerin acayip çıkmış olması ve çirkin ötesi görünmesi… Aldırmamaya çalıştım tabii ama aynaya her bakışımda gözüme takılıp durdular.

Neyse manikür bitti, çok da güzel oldu, tam kapıdan çıkacağız arkadaşım kuaförüyle konuşmaya başladı. Ben de dinledim. Sonra ne oldu bilmiyorum bir an saçlarımı burada boyatmam gerektiğine ikna oldum. Gerisin geriye içeri döndük ve ben en değerli hazinemi ellerine teslim ettim. Ne diyeyim sonuçtan çok memnun kaldım. Ayrıca bir daha ki sefere, gelmeden bir gün önce haber verirsem istediğim ürünü alacaklarını da söylediler. Eve döndükten sonra düşündüm taşındım ve rakip ürüne bir şans daha vermeye karar verdim. Her şey bu akşam saçlarımı yıkadıktan sonra belli olacak.

Belki de bu saç takıntısından kurtulmuş olurum. Üzülüyorum zannedilmesin takıntı o kadar çok var ki… Yalnız şunu daha iyi anladım, alınan ürünün hiç mi hiç önemi yok  aslında, marka sadakatini insan ilişkileri ve tutumları belirliyor.

NB. Yazının fotoğrafı manasız ama hoş.  Bahçe makasının sapı. Hem Picasa sayesinde sağ alt köşeye artık ismimi yazabiliyorum. Yaşasın.

Reklamlar